FATİH TERİM
1953 yılında Adana’da dünyaya geldi. Küçük yaşta ailesinin geçimine katkıda bulunmak için seyyar satıcılık yapan babasının asistanıydı. Bir gün topla oynarken, tezgahı devirince babasından okkalı bir tokat yedi, hayatı değişti!
Babasının isteği üzerine Motor Sanat Enstitüsü’ne gitti ancak ikinci sınıfta devamsızlıktan okulu bıraktı. Önce mahallede, sonra okul takımında, sonra Adana Demirspor’da oynadı. Sonunda Galatasaray’a geldi. Artık ait olduğu yeri bulmuştu. Önce futbolcu sonra teknik direktör olarak, büyük başarılara imza attı. 1999-2000 futbol sezonunda Galatasaray’ın UEFA Kupası’nı kazanmasıyla sportif kültür ikonlarından biri oldu. Bazı insanlar vardır, onu sevebilir ya da nefret edebilirsiniz ama ona kayıtsız kalamazsınız! Fatih Terim de bu tip kişiliklerden. O bir liderdi ve iz bırakmak için yaşadı.
Başarı tarihi, alanında ilk ve en olmuş şeyleri yapanları kaydeder. Fatih Terim de duruşu, ekolü ve ‘ilk’leriyle güncel sportif tartışmaların ötesinde bir değer.
Babasının isteği üzerine Motor Sanat Enstitüsü’ne gitti ancak ikinci sınıfta devamsızlıktan okulu bıraktı. Önce mahallede, sonra okul takımında, sonra Adana Demirspor’da oynadı. Sonunda Galatasaray’a geldi. Artık ait olduğu yeri bulmuştu. Önce futbolcu sonra teknik direktör olarak, büyük başarılara imza attı. 1999-2000 futbol sezonunda Galatasaray’ın UEFA Kupası’nı kazanmasıyla sportif kültür ikonlarından biri oldu. Bazı insanlar vardır, onu sevebilir ya da nefret edebilirsiniz ama ona kayıtsız kalamazsınız! Fatih Terim de bu tip kişiliklerden. O bir liderdi ve iz bırakmak için yaşadı.
Başarı tarihi, alanında ilk ve en olmuş şeyleri yapanları kaydeder. Fatih Terim de duruşu, ekolü ve ‘ilk’leriyle güncel sportif tartışmaların ötesinde bir değer.
Yazar
iLHAN ENGiN
OPRAH WİNFREY
O şanssız doğanlardandı: hem zenci, hem kadın, hem yoksuldu.Hizmetçi bir anne ve madenci bir babanın çocuğuydu. Evli olmayan anne ve babası, o doğduktan sonra ayrıldı. Kırsal kesime yerleşen annesinin yanında yoksulluk içinde büyüdü. Kuzeni, amcası ve bir aile dostunun tecavüzüne uğradı. Yaşadığı sorunlar yüzünden birkaç kez evden kaçınca annesi onu babasının yanına gönderdi. Burslu olarak üniversitede okurken bir yandan da yerel radyo kanallarında çalışmaya başladı. ‘Beyaz erkeklerin egemen olduğu bir alanda, cüsseli bir siyahi kadın’ olan Oprah’a, kimse şans tanımıyordu. Fakat o buzkıran gemisi gibi ilerledi. Onlarca önyargıyı kırdı. Kendini ispat etmesi 10 yılını aldı. Yerel bir kanalda haber sunuculuğuyla başladı. Adım adım yükseldi. Yıllar sonra ülke çapında yayınlanan ‘The Oprah Winfrey Show’u sunmaya başladı. Büyük ses getiren program sayesinde pek çok ödül kazandı, ilk dolar milyarderi zenci kadın oldu. O kazana kaybede ilerledi. Onun başarısından çıkacak ders şu: İnsanın gücü içinden gelir. Her kazandığında bir şeyler kaybedersin, her kaybettiğinde bir şey kazanırsın. Ülkün yükselmek, ileri gitmek olsun.
Yazar
iLHAN ENGiN
YAŞAR KEMAL
Kemal Sadık Gökçeli, 1922’de Adana’nın bir köyünde dünyaya geldi. Van’dan Adana’ya göç eden Nigâr Hanım ile çiftçi Sadık Efendi’nin oğluydu. Küçük yaşlarda hastalık yüzünden sağ gözünü kaybetti. Beş yaşındayken, babasının kan davası yüzünden vurulmasına şahit oldu. Ortaokuldayken bir yandan da çırçır fabrikasında işçilik yaptı. Ancak yoksulluk yüzünden ortaokulu son sınıfta terk etti. Kütüphane memurluğu, ırgatlık, traktör sürücülüğü, çeltik tarlalarında kontrolörlük yaptı. Ortaokulda yazıyla tanışmış olması hayatının yönünü değiştirdi. Siyasi suçlardan iki kere cezaevine girdi. 30 yaşında gazeteciliğe başlarken, yeni bir isim seçti kendine: Yaşar Kemal. Cumhuriyet Gazetesi’ndeyken, Türk edebiyatının klasikleri arasına giren İnce Memed romanını tefrika olarak yayınladı. Yazarlığı, öne geçince bir süre sonra gazeteciliği bıraktı. Ortaokulu bile bitiremese de, eserleri onlarca dile çevrildi. Onun hikayesinden çıkan ders; yerel ve otantik değerleri, evrensel bir dilde sunmanın başarıya ulaştırdığıdır.
Yazar
iLHAN ENGiN
DAVİD BECKHAM
Sadece futbol dünyasının değil, magazin dünyasının da en parlak yıldızlarından biri. 2 Mayıs 1975’te Londra’da dünyaya geldi. Babası mutfak tesisatçısı, annesi kuafördü. Manchester United takımını tutan babası, onu daha çocukken maça götürmeye başladı. Okulda ‘büyüyünce ne olacağını’ soran öğretmenlerine hep ‘futbolcu’ olacağını söyledi. Ne istediğini erken yaşta keşfetmenin gücüyle, öne geçti. Öğretmenlerinin muhalefetine rağmen, 17 yaşında Manchester United takımına girmeyi başardı. 2004’te dünyanın en yüksek ücretli futbolcusu seçilen Beckham’ın, bundan daha ilginç özelliği ‘kişisel marka geliri’nin futbolculuk kazancını geçmesiydi. Beckham, kişisel marka olma konusunda güçlü bir örnek ve popüler kültür ikonu. Bir araştırmaya göre, ilköğretimde okuyan İngiliz çocuklar, Hz. İsa’nın resminden daha çok onun fotoğrafını tanıyor!
Yazar
iLHAN ENGiN
RÜŞTÜ ONUR
Bir şair yaşamıştı Zonguldak’taAdı Rüştü Onur’du
Bilseydi hatırlanacağını
Ölümünden sonra
Memnun olurdu…
Ünlü şair Behçet Necatigil, ölümünden sonra Rüştü Onur’u bu sözler ile tanımlamıştı. Türkiye insanı ise Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu ile geçtiğimiz hafta vizyona giren “Kelebeğin Rüyası” filmi ile tanıdı. Bugünlerde filme konu olan, genç yaşlarında kaybettiğimiz iki genç şairin edebi yönleri, şiirleri ve ilginç hayat hikayeleri 7’den 70’e her kesimden insanın ilgisini çekiyor.
Rüştü Onur, köy öğretmeni bir baba ile ev kadını bir annenin en büyük çocukları olarak Zonguldak’ta dünyaya geldi. Lise yıllarında dönemin öldürücü hastalıklarından vereme yakalandı. Okulu bırakmak zorunda kalınca “Maliye Varidat Memur Muavini” olarak Ereğli Kömür İşletmeleri’nde çalışmaya başladı. Onur’un hayatı hastalığının şiddetlendiği 1941-1942 yıllarında iş ile hastane arasında geçiyordu. Ancak bir taraftan da şiirler yazıyordu. Bir lisede öğretmenlik yapan ve aynı zamanda da hocaları olan ünlü şair Behçet Necatigil ve kendisi gibi şair olan Muzaffer Tayyip Uslu ile birlikte fikir alışverişinde bulunuyorlar ve yazdıkları yazıları Zonguldak’ta çıkan dergi ve gazetelere gönderiyorlardı.
Muzaffer Tayyip Uslu da Rüştü Onur ile aynı kaderi paylaşıyordu. O da verem ile mücadele ediyordu. Rüştü Onur hastalığından sonra yaşam ile ilgili umutsuzluğa kapılmış şiirlerinde de ölüm ve ayrılık temalarına ağırlık vermişti. Muzaffer Tayyip Uslu ise Onur’un aksine yaşamındaki acılara inat, yaşamanın güzelliğini yazmıştı.
Rüştü Onur, 22 yaşında, Muzaffer Tayyip Uslu ise Onur’dan 2 yıl sonra 24 yaşında veremden dolayı hayatlarını kaybettiler.
Muzaffer Tayyip Uslu da Rüştü Onur ile aynı kaderi paylaşıyordu. O da verem ile mücadele ediyordu. Rüştü Onur hastalığından sonra yaşam ile ilgili umutsuzluğa kapılmış şiirlerinde de ölüm ve ayrılık temalarına ağırlık vermişti. Muzaffer Tayyip Uslu ise Onur’un aksine yaşamındaki acılara inat, yaşamanın güzelliğini yazmıştı.
Rüştü Onur, 22 yaşında, Muzaffer Tayyip Uslu ise Onur’dan 2 yıl sonra 24 yaşında veremden dolayı hayatlarını kaybettiler.
Yazar
iLHAN ENGiN
VAN DEPREMİNDE KURTULAN AZRA BEBEĞİN ÖYKÜSÜ
Anne Semiha Karaduman, sözlerini şöyle sürdürdü: "Sivas’ta yaşıyorduk ve kayınpederim doktor olduğu için Erciş’te doğum yapmamı istedi. Biz de Erciş’e gittik. Bir süre sonra bebeğim doktorların belirlediği tarihten erken dünyaya geldi. İyi ki erken dünyaya gelmiş. Eğer doktorların belirlediği tarihte doğacak olsaydı deprem sırasında karnımda olacaktı ve enkaz altında hem benim, hem de bebeğim için daha büyük sıkıntı olacaktı. Çünkü iki hafta öncesine kadar yeme ve içmede sıkıntı çekiyordum. Azra dünyaya erken geldiği için sağlık sorunlarım da azaldı ve enkaz altında iki gün süresince dayanabildik." Deprem olduğu sırada "Azra"nın kucağında olduğunu ve bu şekilde enkaz altında kaldıklarını belirten Karaduman, "Azra"yı enkaz altında kaldığı 2 gün boyunca kucağından bırakmadığını, kayınvalidesi Gülsade Karaduman ile hayatta kalmasını sağlamak için büyük mücadele verdiğini söyledi.
Semiha Karaduman, enkaz altında bulundukları ilk gün Azra’yı emzirdiğini ve sütü ile beslediğini dile getirerek, "Enkaz altında hiçbir şey yiyemediğimiz için sütüm de kurudu. Sütüm kuruyunca bebeğimi tükürüğümle besledim. Çünkü açtı ve ateşi çıkmıştı. Biz açlığa dayanabiliyorduk, fakat onun öyle bir durumu yoktu.
Bundan dolayı da onu tükürüğümle hayatta tutmaya çalıştım" dedi.
Enkazda çalışma yapıldıkça bulundukları alanın daraldığını ve çıkarılacakları dakikalarda kayınvalidesinin de üzerinde bulunduğunu ifade eden Karaduman, şöyle konuştu: "Annem üzerimde olduğu için rahat hareket edemez olmuştum ve vücudumda da ezikler vardı. Annemin ayağının üzerinde yığınlar vardı, ben de artık hareket edemiyordum. Azra da artık huysuzlaşmış ve sürekli ağlıyordu. Fakat yukarılarda çalışma olduğu halde, kimseler sesimizi duymuyordu. Sonunda bende de dayanacak güç kalmamıştı. Azra da son saatlerde uyumaya başladı. Susuzluktan iyice kırılmıştık ve aklıma tek gelen şey su içmek ve mandalina yiyebilmekti.
Kurtulacağımızdan ümidi kestiğimiz anda küçük bir delikten ışık gördüm ve ışığın geldiği delik büyüdükçe artık kurtulacağımız yönünde umudum arttı. Güneşi gördüğüm andan itibaren de Allah’a şükürler ettim."
Devamını oku ...
Anne Semiha Karaduman, sözlerini şöyle sürdürdü: "Sivas’ta yaşıyorduk ve kayınpederim doktor olduğu için Erciş’te doğum yapmamı istedi. Biz de Erciş’e gittik. Bir süre sonra bebeğim doktorların belirlediği tarihten erken dünyaya geldi. İyi ki erken dünyaya gelmiş. Eğer doktorların belirlediği tarihte doğacak olsaydı deprem sırasında karnımda olacaktı ve enkaz altında hem benim, hem de bebeğim için daha büyük sıkıntı olacaktı. Çünkü iki hafta öncesine kadar yeme ve içmede sıkıntı çekiyordum. Azra dünyaya erken geldiği için sağlık sorunlarım da azaldı ve enkaz altında iki gün süresince dayanabildik." Deprem olduğu sırada "Azra"nın kucağında olduğunu ve bu şekilde enkaz altında kaldıklarını belirten Karaduman, "Azra"yı enkaz altında kaldığı 2 gün boyunca kucağından bırakmadığını, kayınvalidesi Gülsade Karaduman ile hayatta kalmasını sağlamak için büyük mücadele verdiğini söyledi.Semiha Karaduman, enkaz altında bulundukları ilk gün Azra’yı emzirdiğini ve sütü ile beslediğini dile getirerek, "Enkaz altında hiçbir şey yiyemediğimiz için sütüm de kurudu. Sütüm kuruyunca bebeğimi tükürüğümle besledim. Çünkü açtı ve ateşi çıkmıştı. Biz açlığa dayanabiliyorduk, fakat onun öyle bir durumu yoktu.
Bundan dolayı da onu tükürüğümle hayatta tutmaya çalıştım" dedi.
Enkazda çalışma yapıldıkça bulundukları alanın daraldığını ve çıkarılacakları dakikalarda kayınvalidesinin de üzerinde bulunduğunu ifade eden Karaduman, şöyle konuştu: "Annem üzerimde olduğu için rahat hareket edemez olmuştum ve vücudumda da ezikler vardı. Annemin ayağının üzerinde yığınlar vardı, ben de artık hareket edemiyordum. Azra da artık huysuzlaşmış ve sürekli ağlıyordu. Fakat yukarılarda çalışma olduğu halde, kimseler sesimizi duymuyordu. Sonunda bende de dayanacak güç kalmamıştı. Azra da son saatlerde uyumaya başladı. Susuzluktan iyice kırılmıştık ve aklıma tek gelen şey su içmek ve mandalina yiyebilmekti.
Kurtulacağımızdan ümidi kestiğimiz anda küçük bir delikten ışık gördüm ve ışığın geldiği delik büyüdükçe artık kurtulacağımız yönünde umudum arttı. Güneşi gördüğüm andan itibaren de Allah’a şükürler ettim."
Yazar
iLHAN ENGiN
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

