Mucize kurtuluş 


Rusya'da, Moskova ile Ufa'yı birbirine bağlayan karayolunda meydana gelen olayda, adı açıklanmayan sürücü, önündeki aracı geçmek için birden hızını artırdı. Ancak yağış ve kar nedeniyle hem yer yer buzlanan hem de ıslak olan yol yüzünden aracın kontrolünü kaybetti. Sağa sola yalpalamaya ve geri geri gitmeye başlayan araç, o sırada geçmekte olan bir kamyonun kasasına çarptıktan sonra durabildi.
Mucize kurtuluş kameradaÇarpışma anında, arka koltukta, bebek koltuğuna yada emniyet kemerine bağlı olmadan oturan  1 yaşındaki kız çocuğu, araçtan fırlayarak TIR'ların seyir halinde olduğu  otoyol şeridine düştü. Çarpışmadan hemen sonra gelen bir TIR bebeğin yanıbaşından geçerken, talihsiz bebek bir kez daha mutlak bir ölümden döndü. Bebeğin araçtan fırladığını sonradan farkeden sürücü, başka bir TIR'ın daha yaklaştığı sırada araçtan inerek, bebeği otoyoldan aldı.
Devamını oku ...

Üzerlerine yıldırım düşen 14 yaşındaki iki genç, 300 bin voltluk şoku el ele olup paylaşmaları sayesinde kurtuldular.


Yıldırımdan İlginç KurtuluşEssex'te ani bastıran gökgürültülü yağmur ve fırtınadan korunmak için, bir ağacın altına sığınan 14 yaşındaki Mason Billington ve yaşıtıkız arkadaşı Sophie Frost, el ele tutuşup sağnağın dinmesini beklediler. Ancak birden, Sophie'nin ipod'una yıldırım düştü. İki arkadaş, güçlü elektrik şokunun etkisiyle yuvarlandılar. Ancak mucizevi bir biçimde ikisi de hafif yanıklarla kurtuldu. Gözlerinden yaralanmasına karşın Mason, kızı sırtlayarak, yola kadar taşıdı ve geçmekte olan bir otomobili durdurarak, hastaneye götürdü.

YILDIRIMIN ETKİSİ BÖLÜNDÜ

Yıldırım yaralanmaları uzmanı Dr.Mary Ann Cooper, iki arkadaşın kurtulmalarının olağan dışı olduğunu belirtirken, "Çift, elele tutuştuğu için kurtulabildi. Çünkü, böylece yıldırımın etkisi ikiye bölündü. İpod'un kulaklık kabloları da hayat kurtaran bir diğer etken oldu" diye konuştu. Hastanede Daily Mail gazetesine konuşan Sophie, "Çok iyiyim. Gözüm ve vücudumun bazı bölgeleri yaralandı ama hızla iyileşiyorum" dedi. Başka bir hastanede tedavi altına alınan Mason da kız arkadaşı gibi hızla iyileşiyor.
Devamını oku ...
Barack Obama

Barack Huseyin Obama, 4 Ağustos 1961 yılında Hawaii'nin Honolulu şehrinde doğdu.

Kendisiyle aynı adı taşıyan babası, Kenya'da doğmuş ve büyümüş bir aydındı. Annesi Ann Dunham ise İngiliz kökenli bir Amerikalı'ydı. Baba Barack Obama, Kansaslı beyaz bir genç kız olan Ann Dunham ile Hawaii Üniversitesi'nde okurken tanışmıştı. Ancak Hawaii'de tanışıp evlenen genç çiftin evlilikleri uzun sürmedi. Çift, Obama henüz 2 yaşındayken boşandı...
Baba ile oğul bundan sonra yalnızca bir kez, baba Barack Obama 1971'de Hawaii'yi ziyaret ettiğinde karşılaştı. Kenya'ya geri dönen baba Obama, 1982 yılında bir trafik kazasında hayatını kaybetti.

Anne Enn ise Obama altı yaşındayken Endonezyalı Lolo Soe-toro ile evlendi ve aile Cakarta'ya taşındı. Obama da annesinin ikinci evliliği dolayısıyla hayatının 4 yılını Endonezya'da geçirdi. İlkokul öğrenimini dünyanın en büyük Müslüman nüfusa sahip ülkesi Endonezya'da alan Obama daha sonra eğitimi için Hawaii'ye döndü. Büyükanne ve büyükbabası ile birlikte yaşamaya başladı. Obama'yı parlak bir gelecek bekliyordu.


Obama ABD'nin en prestijli üniversitelerinden New York'taki Columbia Üniversitesi'nde Siyasal Bilimler bölümünü okudu. 1983 yılında mezun oldu ve Chicago'nun yoksul semtlerinde sivil toplum projelerinde çalıştı. Genç yaşta başarısından söz ettiren Obama, 5 yıl aradan sonra dünyanın en iyi üniversitelerinden Harvard'ın Hukuk Fakultesine girdi. Burada saygın hukuk dergisi Harvard Law Review'un ilk Afrika kökenli başkanı oldu. Meydanlara inmeye daha o zamandan başladı. Irkçılıkla mücadele eden bir profesöre destek konuşması yaparken görüntülendi.

Obama, 1991 yılında avukatlık diplomasını aldı. Mezuniyetten sonra Chicago'ya dönen Obama, yurttaşlık hakları alanında uzmanlaştı, konut ve istihdam konularında ayrımcılığa uğradığını düşünenlerin davalarına baktı ve 12 yıl süreyle Anayasa hukuku dersleri verdi. Kendisi gibi Harvard mezunu olan avukat eşi Michelle Obama ile de burada tanıştı. 1992 yılında evlenen çiftin Malia ve Saşa adlı iki kızları var.

Obama'nın siyasi kariyeri, 1996 yılında İllinois eyalet senatosuna seçilmesiyle başladı. Obama'nın ABD'de ilk defa ülke sahnesine çıkması, 2004 ABD başkanlık seçimleri sırasında Boston'da toplanan Demokratik Parti kurultayında yaptığı etkileyici konuşması sayesinde oldu. Obama bu konuşmasından birkaç ay sonra açık ara farkla Senato'ya seçildi. 10 Şubat 2007 yılında ise 2008 ABD başkanlık seçimlerine Demokratik Parti'den adaylığını koyduğunu açıkladı.

Barack Obama başkanlık için önce parti içindeki yarışta eski First Lady Hillary Clinton'u geride bıraktı.

4 Kasım 2008 günü yapılan seçime 72 yaşındaki Cumhuriyetçi rakibi John McCain karşısında giren Obama, oyların %52'sini kazanarak ABD'nin 44. devlet başkanı seçildi. Barack Obama 20 Ocak 2009 günü ABD'nin ilk siyahi başkanı olarak yemin edip George Walker Bush'tan görevi devraldı ve resmen ABD devlet başkanı oldu...
Devamını oku ...

İkiz kardeşlerin 19 yıllık ilginç yaşam hikayesi


Gümüşhaneli olan, anaokulundan itibaren sürekli aynı sınıfta okuyan 19 yaşındaki ikiz kardeşler, farklı illerdeki okulları tercih etmelerine rağmen üniversite eğitimlerini de şans eseri kazandıkları Gümüşhane Üniversitesinde aynı sınıfta sürdürüyor.

İkiz kardeşlerin 19 yıllık ilginç yaşam hikayesi

İstanbul’un Kadıköy ilçesindeki Suadiye semtinde dünyaya gelen, ailesi Gümüşhaneli olan çift yumurta ikizleri Mert ve Şahin Küçük’ün ilginç yaşam hikayeleri 19 yıl önce başladı.

Doğdukları günden itibaren yaşamları boyunca birbirinden ayrılmayan Küçük kardeşlerin eğitim süreçleri de adeta hayatları gibi sürekli aynı okul ve aynı sınıfta kesişti.

Anaokulunu doğdukları Kadıköy’deki Mustafa Mihriban Boysan İlköğretim Okulu’nda aynı sınıfta okuyan Mert ve Şahin Küçük, ilköğretimlerini de aynı ilçedeki Turan Mediha Tansel İlköğretim Okulu’nda yine aynı sınıfta tamamladı.

Bu süreçte okul ile ev arasındaki yaşamları birlikte geçen, Anadolu lisesinde okumak isteyen Küçük kardeşler, bu okulu kazanmak için sınava girdi.

Mert Küçük, Anadolu Lisesi’ni kazandı, kardeşi Şahin Küçük ise kazanamadı.

Mert Küçük, bunun üzerine kardeşinden ayrılmamak için, kazanmasına rağmen Anadolu lisesinde okumaktan vazgeçip Şahin’le birlikte Fenerbahçe Lisesi’ne kayıt yaptırdı.

Kader ayrılmalarına izin vermedi

Liseyi burada bitiren Küçük kardeşlerden Mert Küçük, üniversiteyi Zonguldak’taki bir üniversitede, Şahin Küçük ise Gümüşhane’de okumak istedi.

Birlikte üniversite sınavına giren Küçük kardeşlerin her ikisi, tercihleri arasına farklı illerdeki okulları yazmalarına rağmen şans eseri Gümüşhane Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Makine Mühendisliği Bölümünü kazandı.

Üniversite eğitimlerini de aynı okulda ve aynı sınıfta sürdüren Mert ve Şahin Küçük, Gümüşhane’de kiralık evde kalıyor. Makine Mühendisliği Bölümü 2. sınıf öğrencisi olan Küçük kardeşler, ev işlerini birlikte yaparak yaşamlarını devam ettiriyor.

İkiz kardeşlerden Şahin Küçük, eğitimleri süresince kardeşi Mert Şahin’den hiç ayrılmadığını belirterek, anaokulu, ilköğretim ve liseyi aynı okulda ve aynı sınıfta okuduklarını ancak ayrı sıralarda oturduklarını söyledi.

Üniversitede ise şans eseri aynı okulda okuma şansı bulduklarını ifade eden Şahin Küçük, "Üniversiteye giriş sınavında aldığım puan yüzünden memleketim olan Gümüşhane’deki Gümüşhane Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Makine Mühendisliği Bölümünü tercih ettim. Kardeşim ise Zonguldak’taki bir üniversiteyi istiyordu. Kazanırsa ayrılmamamız için Mert’in tercihlerine Zonguldak’ı yazmasını istemedim ama o yazdı ancak kazanamadı ve diğer tercihi olan benim kazandığım bölümü kazandı. Çok uçuk bir tercih yapmamıştık. İlk tercihlerimin arasına Gümüşhane’yi yazdım, kardeşim bu bölümü daha alt sıralara yazmıştı. Ama yine ikimiz de aynı üniversiteyi kazanıp aynı sınıfa düştük" dedi.

Mert Küçük ise günlük yaşamını dahi kardeşi Şahin Küçük ile geçirdiğini belirterek, "Bir ekmeği bile yarı yarıya paylaşıyoruz" diye konuştu.
Devamını oku ...



Nasıl ki tenis, atletizm, yüzme gibi bireysel sporlarda sadece bir kişi zirvede yer alabiliyorsa, 11 çift kramponun oluşturduğu binlerce futbol takımın arasından da çıkan bir 1 numara var.. 

           Ronaldo de Assis Moreira 


Gerçek adı; Ronaldo de Assis Moreira ama kimileri Ronaldinho Gaúcho 
olarak tanıyor ya da bütün Dünya’nın bildiği adıyla sadece Ronaldinho.. 
BU ADAMIN ADI NE ?.. 

Brezilya’nın ada dili olan Portekizce’de Ronaldinho kelimesi “küçük Ronaldo” anlamına geliyor ve bu yıldız futbolcunun fiziksel özellikleri sebebiyle değil küçükken Inter’de top koşturan ve hayranı olduğu Ronaldo sebebiyle Ronaldo de Assis Moreira’ya verilen ad.. Adının sonuna eklenen Gaúcho kelimesi ise Brezilya’nın Rio Grande do Sul bölgesinde oynayan futbolculara takılan “mutlu” anlamını taşıyan ek bir lakap.. 

Ronnie 21 Mart 1980’de Brezilya’nın Porto Alegre şehrinde doğdu.. Oldukça fakir bir ailenin çocuğu olan Ronaldinho’nun bugünlere gelmesi sadece yeteneğiyle değil hayata bakış açısı sayesinde oldu.. 
Futbolunu sergilerken de görüldüğü gibi her zaman gülen, neşeli kimliğiyle ön plana çıkan Ronaldinho insanlara güvenen bir iyi niyet timsali.. 

Kısa süre önce 2005 senesinin “Avrupa’da Yılın Futbolcusu” ödülünü alan Ronaldinho, 2004’de de “FIFA Dünya’da Yılın Futbolcusu” ödülünü kazandı.. Ancak buralara gelmek bu kadar da kolay değil.. 

AZMİN BAŞARISI.. 

Önceleri bir futbolcu olan ancak daha sonra ailesini 
geçindirmek için Grêmio Football Portoalegrense’de oto parkı idare eden babası Joao Da Silva Moreira, girdiği havuzda boğularak hayata gözlerini yumdu.. Ronaldinho henüz 8 yaşındaydı.. Şimdilerde menajeri de olan abisi Assis'in futboldan kazandığı para ile geçindirmeye çalıştığı ailede, kendisine örnek aldığı abisinin yolunda ilerleyen küçük Ronnie, fakirliğin hat safhada yaşandığı Rio Grande do Sul’da ilk olarak plaj futboluna adım attı.. 
Oldukça iyi bir futbolcu olan ve 18 numaralı formasıyla milli takım formasını da taşıyan Ronaldinho’nun abisi Roberto Assis, Gremio döneminde harikalar yarattığı sırada diz bağlarından sakatlanınca İsviçre, Japonya ve Meksika’da şansını denedi ancak yedek olmaktan öteye geçemedi.. Assis, futboldan uzaklaşıp da küçük kardeşinin topla neler yapabileceğini fark ettiği dönemde geride bıraktığı yıllarda kazandığı tecrübeyle Ronaldinho’nun menajeri olmaya karar verdi.. Assis’in bu kararı ve küçük yaşta kendisini izleyenleri büyülemeyi başaran Ronaldinho’nun yeteneği, iyi bir iş birliğinin ve servetin kapılarını aralayan ilk adım oldu.. 

Brezilyalı gençlerin %99’unun yaptığı gibi.. Futbolun para kazanmanın ve aile geçindirmenin en önemli yollarından biri olan yeşil sahada herkes Ronaldinho kadar şanslı olamaz ama henüz 14 yaşında ne kadar büyük bir yetenek olduğunu önce ailesine ve ardından da kendisini seyretmeye gelenlere gösteren Ronaldinho, abisinin de yardımıyla Gremio futbol kampında futbol oynamaya başladı.. Ortada resmi kontrat ya da bir anlaşma yoktu ancak kısa sürede ortaya koyduğu performans Brezilya 17 yaş altı milli takımına, U17’ye seçilmesini sağladı.. 

İLK BAŞARI ULUSAL FORMAYLA GELDİ.. 

Mısır’da düzenlenen şampiyonada, U17 takımında adını
duyurmayı başaran Ronaldinho turnuvanın en golcü futbolcusu olarak Brezilya’ya geri döndüğünde Gremio tarafından uzatılan sözleşmeye imzasını attı.. 1998’de resmi bir sözleşme ile Gremio formasını taşıyama başlayan Ronaldinho o zamanlar, ailesini ancak geçindirecek kadar para kazanmaya başladı.. 

1998’de sadece 4 maça çıkan ve gol kaydedemeyen genç yetenek, bir sene sonra kumun etkisini üzerinden atıp da yeşil çimde oynamaya alıştığında, çıktığı 17 maçta attığı goller ve verdiği paslarla şehrinin takımını gururlandırmaya başladı.. İkinci senesinde 5, üçüncü senesinde de 8 gol kaydeden genç yetenek, henüz Brezilya’daki son senesinin tadını çıkarttığını farkında değildi.. 

1999’da Wanderley Luxemburgo’nun yönetimindeki milli takıma çağırılan Ronaldinho aynı sene, 26 Haziran’da, hayranı olduğu yıldızların taşıdığı samba formasını sırtına geçirdi ve ilk uluslararası golünü Venazuella’ya karşı kaydetti.. Bu gol öyle sıradan bir gol olmadı hem çok güzel hem de Copa America’yı da Brezilya’nın müzesine kazandıran bu gol ertesi gün Brezilya basınında “Yeni Pele yolda” başlıklarını atmasını sağladı.. 

Kısa sürede Güney Amerika’ya üs kuran futbolcu simsarları Ronaldinho’nun ne kadar yetenekli bir futbolcu olduğunu Avrupa’da bağlı bulundukları kulüplere iletmeye başladı.. 

ADIM ADIM AVRUPA.. 

İlk teklifin gelmesi fazla gecikmedi.. İngilizlerin köklü kulübü Leeds United, Gremio’nun kapısını çalan ilk takım oldu.. Gremio’nun kesinlikle vazgeçmek istemediği Ronaldinho için (rakam bugün hala kesin olarak doğrulanmasa da) sonraları mali kriz yaşayan Leeds’in önerdiği rakam dönemin basınına göre tam 75 milyon euroydu !..
Gremio, Leeds’in ne teklif ettiği rakamı geri çevirdi.. Ancak hem Gremio hem de Brezilyalı futbolseverler Ronaldinho’nun kısa süre sonra yuvadan uçacağını farkındaydı.. Kapıyı ikinci kez çalan Hollanda’nın futbolcu fabrikası PSV Eindhoven oldu.. Gremio, Hollanda temsilcisini de geri çevirmeyi başardı ancak değerini yavaş yavaş farkına varmaya başlayan ve her teklifte biraz daha tecrübe kazan abisi ve menajeri Assis, kapıya üçüncü gelen Paris Saint German ile el sıkıştı.. 

Her ne kadar P.S.G ile anlaştıklarında Ronaldinho’nun 1 Temmuz 2001’den itibaren bedelsiz ayrılmaya hakkı olsa da Gremio’nun bu alış verişten bir miktar kazanç sağlama talebi Fransız ekibi tarafından mantıklı bulundu ve bugünün değimiyle “yetiştirme parası” olarak Gremio’ya 4.5 milyon dolar ödendi.. 
Devamını oku ...


FRİDA KAHLO


"Sanat tarihinde ilk kez bir kadın,
tam bir içtenlikle, yalın ve sakinliği içinde acımasız denebilecek bir içtenlikle yalnızca kadını ilgilendiren genel ve özel olguları dile getirmiştir.
Çok yumuşak ve zalim olarak da nitelenebilecek içtenliği,
bazı şeylerin kesin ve tartışmasız bir biçimde tanıklığını yapmasını sağlamıştır;
bunun için kendi doğumunu, meme emmesini,
ailesi içinde büyümesini ve her türden korkunç acılarını, kesin olgularla duyguları genelleştirip, onları kosmogonik ifadesine ulaştığı durumlarda bile her zaman yapmış olduğu gibi gerçekçi kalarak, derine inerek resmetmiştir...
Frida Kahlo Meksika ressamlarının en büyüğüdür.
Geleceğin dünyası için sahip olduğu değeri ölçmek mümkün değildir." 
Bu sözler dünyanın en ünlü ressamlarından Meksikalı Diego Rivera'nın; 25 yıllık eşi-sevgilisi Frida Kahlo'nun sanatına ilişkin. Pablo Picasso da Paris'te açtığı serginin ardından, benzeri bir yorum yapar Rivera'ya Kahlo için: "Ne sen, ne Derain ne de ben, Frida Kahlo gibi yüzler çizmeyi biliyoruz". Aynı sergide Wassily Kandinsky, Kahlo'yu gözyaşları içinde kutlar. 
Meksika'da herkesin bildiğini, Diego Rivera da sıkça yineler:
"O benden daha iyi resim yapıyor." 
Frida Kahlo kimdir? Bazılarına göre sürrealist ressam, bazılarına göre Diego Rivera'nın ressam eşi. Kendisini sürrealist olarak değerlendirenlere "Ben sürrealist bir ressam değilim. Asla hayallerimi resimlemedim. Yalnızca kendi gerçeğimi resimledim" der. Dönemin entelektüellerinden Alejandro Gomez Arias da, onun Diego'yla ilişkisini şöyle değerlendirir:
"Bir ressam olarak Frida, Diego'ya hiçbir şey borçlu değildi,
yani Diego hiçbir zaman onun hocası olmadı,
asla bir resmini düzeltmedi demek istiyorum.
Hatta pek çok konuda tersi geçerliydi,
çünkü Frida'nın onun üzerinde ahlaksal ve sanatsal olarak güçlü bir otoritesi vardı." 
Kahlo'nun resimlerindeki imgelerin, duygu yoğunluğunun, fiziksel ve psikolojik acının en yalın açıklaması, onun yaşam öyküsünde ifadesini bulur. Resimlerinin çoğunda, nesneleşmiş bedeni ile bu bedene ait her organın acı-umut dolu çığlığı hissedilir. Bu çığlık, beden ile duyguların bütünlüğünü sağlama mücadelesinde somutlanır çoğu kez. Acı, umudu ve mücadeleyi besler. 
Meksika'dan bir kadın
Meksikalı ressam Magdalena Carmen Frida Kahlo Calderon, 6 Temmuz 1907'de, Mexico City yakınlarındaki Coyoacan'da doğmuştur. Fakat doğum tarihini, Meksika devriminin gerçekleştiği 1910 olarak söylemiş, yaşamının modern Meksika'nın doğuşuyla başlamış olmasını istemiştir. Bu ayrıntı, onun bağımsız kimliğinin ve sosyal ve ahlaki kalıplara karşı koyuşunun, tutkularıyla hareket edişinin, Amerikanlaşmaya karşı Meksikalılığını ve kültürel gelenekleri savunmasının ipuçlarını vermektedir.
Frida'nın doğumundan kısa süre sonra, annesi hastalandı ve kızına süt veremeyecek hale geldi. Bu yüzden çocuğu, bir süre, kızılderili bir sütanne emzirdi. Bunun Frida'yı etkilemiş olamayacağına inandılar, ama Kahlo, yıllar sonra yaptığı resimlerde, sütannesini, Meksikalı yönünün mitik bir şekilde bedenlenmiş hali olarak gösterdi. Hakkında karmaşık duygular beslediği annesini çok nazik, canlı ve zeki, ama aynı zamanda zalim, hesaplı ve fanatik bir şekilde dindar olarak tanımlamıştır.
Annesine pek düşkün olmasa da, Frida babasını çok seviyordu. Altı yaşındayken geçirdiği çocuk felci sırasında babasının dokuz ay boyunca kendisine baktığını hiç unutmamıştır. Bu hastalığın bir sonucu olarak, Frida'nın bir bacağı özürlü kalmış, kendisine "Tahta Bacak Frida" denmiştir. Günlüğünde, çocukluğunun harika geçtiğini, babası hasta bir insan olsa da şefkat ve çalışkanlığın mükemmel bir simgesi olduğunu, daha da önemlisi, tüm sorunlarına anlayışla yaklaştığını söylemiştir.
Kaza 
Kahlo, Escuela Nacional Preparatoria'da aldığı eğitimden sonra, doğa bilimlerine yönelmek istemiştir. Ama 1925 Eylül'üne kadar sanatla ilgilenmeyi düşünmediği halde, kendini, çizim yapmak zorunda olduğu bir stüdyoda bulmuştur. Kahlo'nun bütün hayatını derinden etkileyen kaza, 17 Eylül 1925'te, erkek arkadaşı Alejandro Gomez Arias ile birlikte otobüsle okuldan dönerken gerçekleşti. Bindikleri otobüs, bir tramvayla çarpışır ve çok sayıda kişi ölür. 
"Benim zamanımda otobüsler hiç de güvenilir değildi;
henüz yeni kullanıma girmişlerdi ve pek rağbet görüyorlardı.
Tramvaylar boşalmışlardı. Alejandro Gomez Arias'la otobüse bindim...
Kısa bir zaman sonra otobüs ile Xochimilo hattının treni çarpıştı.
Tuhaf bir çarpışmaydı bu; şiddetli değil, ağır ve yavaştı, herkesi sarstı.
Beni daha da çok sarstı. 
Önce başka bir otobüse binmiştik.
Ama küçük şemsiyemi unuttuğumu görünce, aramak için indik,
beni harabe eden otobüse böylece bindik. Kaza bir kavşakta oldu...
İnsanın çarpışmanın farkına vardığı, ağladığı doğru değil.
Gözümden bir tek damla yaş akmadı ve demir çubuk,
kılıcın boğayı delmesi gibi beni deldi geçti."
Alejandro Arias Gomez, trenin çelik çubuklarından birinin, Frida'nın leğen kemiği hizasında, bir tarafından girip, diğer tarafından çıktığını anlatmıştır. Gomez'in anlattıkları arasında, Frida'nın kan içindeki bedeni üzerine altınlar düştüğü ve insanların "La bailarina, la bailarina" diye şarkılar söylediği de vardır.
Ambulans gelip de Frida hastaneye götürüldüğünde, doktorlar, omurgasının, bel bölgesinde üç noktadan kırıldığını, köprücük kemiği ile üçüncü ve dördüncü kaburgalarının da kırık olduğunu gördüler. Sağ bacağı on bir yerden kırılmış, yerinden oynamış ve ezilmişti. Sol omzu çıkmış, leğen kemiği de üç yerden kırılmıştı. Çelik çubuk karnının sol tarafından girip cinsel organından çıkmıştı. Doktorlar, tekrar yürüyebileceğinden, hatta yaşayabileceğinden bile şüpheliydiler. Onu parça parça bir araya getirmeleri gerekiyordu. Doktorlar, anne ve babasını aradılar, ama ikisi de gelebilecek durumda değildi. Onu ziyarete yalnızca kız kardeşi Matilde ve okul arkadaşları gitti. Hastanede geçirdiği günlerde, aldığı yaralar nedeniyle kendisini ziyarete gelemeyen erkek arkadaşına düzenli olarak mektup yazdı. 
Kızıl Haç Hastanesi'nden tam bir ay sonra, 17 Ekim'de ayrıldı. Taburcu edilmişti, ama aylarca evden çıkamayacağı düşünülüyordu. Bu aylarda, sıkıntı ve acıdan kaçmak için resim yapmaya başladı. Kendisini görmek ve resmini yapmak için yanında bir ayna bulunduruyordu. 1925 yılından başlayarak, Frida'nın hayatı, korkunç bir savaş ve omurgası ile sağ bacağında dinmeyen bir ağrıyla geçti. Ama çok acı çektiği halde, bunu göstermekten kaçındı. Hastayken bile sürekli gülümsüyordu. 
5 Aralık 1925'te şunları söyler: "Başıma gelen en iyi şey acı çekmeye alışmaya başlamam." Sadece Frida değil, ailesinin de bu duruma alışması oldukça zaman alır. Sürekli alçı korseyle yatan, acılar içinde haykıran kızlarının karşısında çaresizdirler. Kayınpederinden fotoğrafçılığı öğrenen babası, uzun yıllar fotoğraf çekerek ailesini geçindirir. İşleri giderek kötüleşen babası, Frida'nın bakım masraflarını daha fazla kaldıramaz ve evde değerli olan her şey satılır. Bir tek babasının tutkuyla çaldığı piyanosuna ve kitaplara kıyılamaz. Aile ciddi bir sıkıntı içindedir. Babasının sara krizleri sıklaşır. 
Bir Pazar günü aile Frida'nın odasında toplanır. Tahtalar taşınır, alet çantası açılır. Frida'ya yeni bir karyola yapmaya karar vermişlerdir. O günün akşamı karyola bitirilir. Tıpkı kralların sütunlu karyolasına benzer. Annesi Matilde, sürpriz yaparak yatağın tavanına da bir ayna asar, Frida kendini seyredebilsin diye. Frida'nın ilk tepkisi dehşetlidir. Parçalanmış bedeni ve "kendisi" ile karşı karşıyadır artık. Bir süre sonra aynanın altında yatan bedenine, parçalanmış kimliğine daha az korkarak bakmaya ve aynadaki Frida'yı çizmeye başlar. Dayanılmaz şiddetteki ağrılarını duymamanın bir yoludur bu: "Aslında pek önem vermeksizin, resim yapmaya başladım" der sonraki yıllarda. İlk portresini ilk aşkı Alejandro'ya armağan eder. Oysa o, Alejandro için bir aşk olmaktan çoktan çıkmıştır. 
Kazadan sonra otoportreler ve başka resimler yapmayı sürdürdü. İyi hissettiği bir gün, saygın bir sanatçı olduğunu bildiği Diego Rivera'yı görmeye gitti. Resimlerinin, bir kariyer yapmak için yeterince iyi olup olmadığını sordu ona. Daha sonra da görüşmeye devam ettiler. Tanıştıklarında, Rivera kırk bir yaşındaydı. Fiziksel bir çekiciliği olmadığı bir gerçekti, ama canlı ve etkileyici bir adamdı. 21 Ağustos 1929'da Kahlo ve Rivera evlendiler. 
Evliliklerinin ilk yılında Frida hamile kaldı, ama hamilelik sırasında yaşadığı sorunlar yüzünden, bebeği aldırdı. Başına gelen kötü olaylar bununla da bitmedi. Diego'nun, küçük kız kardeşlerinden biriyle ilişkisi olduğunu öğrendi. Hayatının sonraki yıllarında, başından iki düşük vakası daha geçti ve Diego'nun, başkalarıyla da ilişkisi olduğunu öğrendi. 1939 yılında nihayet boşanmaya karar verdi. Ama 1940'ta yeniden evlendiler.
Devamını oku ...

7 kez ölümden dönen Hırvat müzik öğretmeni Frane Selak dünyanın en ilginç hayat hikayesine sahip insanlarından biri... Hikayesini okuyunca bu adamın şanslı mı, yoksa şanssız mı olduğuna siz karar verin...


Frane Selak 1962 yılında Saraybosna'dan Dubrovnik'e giden trende, tüm dünyanın kendisini tanıyacağından habersiz yolculuk ediyordu.

Selak'ı taşıyan tren raydan çıktı ve donmuş nehre devrildi. Kazada 17 yolcu hayatını kaybederken Selak kıyıya kadar yüzüp kurtuldu.

Selak kazayı sadece kırık bir kol ve çiziklerle atlattığı için çok mutluydu.

Bir yıl sonra, Selak uçakla Zagreb'den Rijeka'ya yolculuk ediyordu. Bir anda uçağın kapısı açıldı ve insanlar dışarı çekildi.

Selak da uçaktan dışarı uçanlar arasındaydı. Uçak bir kaç dakika içerisinde yere çakıldı ve 19 kişiye mezar oldu.

Selak gözlerini açtığında hastanedeydi, şansı sayesinde bir saman yığınına düşmüş ve orada bulunup hastaneye kaldırılmıştı. Bu kazayı da sadece ufak sıyrıklarla atlattı.

1966 yılında bindiği otobüs yoldan çıktı ve bir nehre uçtu. Kazada dört kişi öldü, Selak hafif yaralı olarak kurtuldu.

Selak, 1970 yılında otomobiliyle yolculuk ederken aracı alev aldı. Salek aracı durdurup kendini dışarı attı, ardından aracı havaya uçtu.

1973 yılında bozuk bir benzin pompası Selak'ın otomobilinin motoruna benzin akıttı, araç alev aldı, Salek bu kazadan da kurtuldu ancak saçlarının büyük bir kısmı yandı.

1995 yılında ise, Zagreb'de Frane Selak'a bir otobüs çarptı, ancak bu kazayı da Selak ufak sıyrıklarla atlattı.

1996 yılında aracıyla bir dağ yolunda ilerleyen Selak, döndüğü virajın ardından bir kamyonun üzerine geldiğini gördü ve aracını yolun dışına yöneltti.

Aracı yoldan çıkıp, uçurumdan yuvarlanırken Selak araçtan atladı ve bir ağaca tutundu.

Aşağı baktığındaysa tam 90 metre altında aracının patladığını gördü.

Selak artık "şansı" -ya da kimilerine göre şanssızlığı- konusunda dünya çapında üne sahipti.

2003 yılına gelindiğinde ise hayatında ilk kez piyango bileti alan Selak, büyük ikramiye olarak 1 milyon dolardan fazla para kazandı.

Selak hayat hikayesini anlatırken "Buna iki şekilde bakabilirsiniz" diyor; "Ya dünyanın en şanssız insanıyım, ya da en şanslısı. Ben ikincisinin doğru olduğuna inanıyorum."

Selak parayla saadet olmaz diyerek, ikramiyesini dostlarına dağıttı.

2004 yılında Doritos, Avustralya'da bir TV reklamında oynatmak üzere Selak'la iletişime geçti.

Bu teklifi ilk başta kabul eden Selak, daha sonra fikrini değiştirdi ve Sidney'e uçakla gitmeyi reddetti.

Selak buna sebep olarak da "Şansımı test etmek istemiyorum" dedi.
Devamını oku ...
Film Sinema Kesintisiz İzle Anime Cizgi dizi izle full hd izle