Oprah Winfrey

Her şey senİnle başlar! İnsanın gücü içinden gelir!
O şanssız doğanlardandı:  hem zenci, hem kadın, hem yoksuldu.
Hizmetçi bir anne ve madenci bir babanın çocuğuydu. Evli olmayan anne ve babası, o doğduktan sonra ayrıldı. Kırsal kesime yerleşen annesinin yanında yoksulluk içinde büyüdü. Kuzeni, amcası ve bir aile dostunun tecavüzüne uğradı. Yaşadığı sorunlar yüzünden birkaç kez evden kaçınca annesi onu babasının yanına gönderdi. Burslu olarak üniversitede okurken bir yandan da yerel radyo kanallarında çalışmaya başladı. ‘Beyaz erkeklerin egemen olduğu bir alanda, cüsseli bir siyahi kadın’ olan Oprah’a, kimse şans tanımıyordu. Fakat o buzkıran gemisi gibi ilerledi. Onlarca önyargıyı kırdı. Kendini ispat etmesi 10 yılını aldı. Yerel bir kanalda haber sunuculuğuyla başladı. Adım adım yükseldi. Yıllar sonra ülke çapında yayınlanan ‘The Oprah Winfrey Show’u sunmaya başladı. Büyük ses getiren program sayesinde pek çok ödül kazandı, ilk dolar milyarderi zenci kadın oldu. O kazana kaybede ilerledi. Onun başarısından çıkacak ders şu: İnsanın gücü içinden gelir. Her kazandığında bir şeyler kaybedersin, her kaybettiğinde bir şey kazanırsın. Ülkün yükselmek, ileri gitmek olsun.  
Devamını oku ...

Yaşar Kemal

Ortaokulu bitiremedi ama kitapları 29 dile çevrildi! 
Kemal Sadık Gökçeli, 1922’de Adana’nın bir köyünde dünyaya geldi. Van’dan Adana’ya göç eden Nigâr Hanım ile çiftçi Sadık Efendi’nin oğluydu. Küçük yaşlarda hastalık yüzünden sağ gözünü kaybetti. Beş yaşındayken, babasının kan davası yüzünden vurulmasına şahit oldu. Ortaokuldayken bir yandan da çırçır fabrikasında işçilik yaptı. Ancak yoksulluk yüzünden ortaokulu son sınıfta terk etti. Kütüphane memurluğu, ırgatlık, traktör sürücülüğü, çeltik tarlalarında kontrolörlük yaptı. Ortaokulda yazıyla tanışmış olması hayatının yönünü değiştirdi. Siyasi suçlardan iki kere cezaevine girdi. 30 yaşında gazeteciliğe başlarken, yeni bir isim seçti kendine: Yaşar Kemal. Cumhuriyet Gazetesi’ndeyken, Türk edebiyatının klasikleri arasına giren İnce Memed romanını tefrika olarak yayınladı. Yazarlığı, öne geçince bir süre sonra gazeteciliği bıraktı. Ortaokulu bile bitiremese de, eserleri onlarca dile çevrildi. Onun hikayesinden çıkan ders; yerel ve otantik değerleri, evrensel bir dilde sunmanın başarıya ulaştırdığıdır.
Devamını oku ...

SEZEN AKSU

Denizli’nin Sarayköy ilçesinde, öğretmen bir anne-babanın çocuğu olarak dünyaya geldi. Lisedeyken Hafta Sonu dergisinin düzenlediği ses yarışmasına katıldı. Nilüfer’in birinci olduğu yarışmada, 6’ıncı olabildi. Bu ‘Minik Serçe’nin kanatlarının ilk kırılışıydı.  Ziraat fakültesine başladı, bir yıl sonra ayrıldı. 19 yaşında evlendi ve plak yapma hayallerinin peşinden İstanbul’a geldi. ‘Haydi Şansım’ adlı ilk albümü sadece 50 kopya sattı!  Hayal kırıklıkları, hayat kırıklığına dönüşmedi. Her şeye rağmen, ‘avaz avaz şarkı söylemeye’ devam etti. İşine kalbini koydu, ekol ve okul oldu. Öyküsünden çıkan başarı dersi şu: İnsanların elini değil kalbini tut. Bu daha kalıcı bir anlaşma modelidir. 
Devamını oku ...

David Beckham

Sadece futbol dünyasının değil, magazin dünyasının da en parlak yıldızlarından biri. 2 Mayıs 1975’te Londra’da dünyaya geldi. Babası mutfak tesisatçısı, annesi kuafördü. Manchester United takımını tutan babası, onu daha çocukken maça götürmeye başladı. Okulda ‘büyüyünce ne olacağını’ soran öğretmenlerine hep ‘futbolcu’ olacağını söyledi. Ne istediğini erken yaşta keşfetmenin gücüyle, öne geçti. Öğretmenlerinin muhalefetine rağmen, 17 yaşında Manchester United takımına girmeyi başardı. 2004’te dünyanın en yüksek ücretli futbolcusu seçilen Beckham’ın, bundan daha ilginç özelliği ‘kişisel marka geliri’nin futbolculuk kazancını geçmesiydi. Beckham, kişisel marka olma konusunda güçlü bir örnek ve popüler kültür ikonu. Bir araştırmaya göre, ilköğretimde okuyan İngiliz çocuklar, Hz. İsa’nın resminden daha çok onun fotoğrafını tanıyor!
Onun başarısından çıkan ders, yaptığımız işi ‘satmanın’, işimizin ayrılamaz bir parçası olduğu!
Devamını oku ...

Reza Zarrab nasıl zengin oldu? Reza Zarrab kimdir?

Reza Zarrab kimdir? Reza Zarrab ne iş yapar?
 
Reza Zarrab 1984 yılında Bakü’de hayata merhaba dedi. Zengin bir ailenin çocuğu olmasından dolayı küçük yaşlardan itibaren ticaret ile uğraşmaya başladı ve öğrendiği şeyler ile ailesinin servetine servet kattı. Armatörlük, kuyumculuk, petrol ticareti gibi işlerle uğraşan ünlü iş adamı Ebru Gündeş ile evlidir. Bu kadar sengin olmasının en büyük sırrı altın piyasasını çok iyi bilmesi ve yatırımlarını altın üzerinden gerçekleştirmesidir.
 
Hüseyin Zarrab’ın oğulları Reza ve Muhammed Zarrab tarafından İstanbul’da kurulan “Royal Denizcilik ve Endüstriyel Makine Sanayi Ticaret A.Ş.” adlı şirketi 27 Ekim 2011 tarihli Ticaret Sicili gazetesine göre ‘altın’ işlerini de yapmak için ismine bir ek yaptı. Şirketin yeni ismi bu tarihten itibaren “Royal Denizcilik Endüstriyel Makine ve Kıymetli Madenler Sanayi Ticaret A.Ş.” olarak değiştirildi. Reza Zarrab’ın daha önce de İstanbul’da bir kuyumculuk şirketi bulunuyordu.
 
Daha sonra çeşitli sektörlerde şirketler kurularak bu şirketler ROYAL HOLDİNG bünyesi altında toplandı. Holding altında toplanan şirketler:
 
Foulad Kaveh (SFK), Royal Denizcilik, Safir Altın Ticaret İthalat İhracat Ltd. Şti., Aln Nafees Exchange, Are Havacılık, Royal Binicilik, Royal Mobilya, Al Salam Ewchange Center
 
FOULAD KAVEH (SFK)
2009 yılı Şubat ayında kurulan Tikme-Dash Kaveh Metal, 2009 Haziran ayında başladığı, 530 dönüm arazi üzerinde, 30 bin m2 kapalı alanda inşa edilen demir-çelik tesisini Mayıs 2012’de faaliyete geçirmiştir.
 
Royal Holding'in proje danışmanlığı ve makine parkur teminini yaptığı tesiste kullanılan techizatın tamamı Türk malı olup, Türk Makine Sanayinin Tebriz’deki gururu olarak göz kamaştırmaktadır.
 
Değişik ebatlarda inşaat demiri, U profil, I profil, T profil, köşebent, kare kutu profil üretebilen ve ürün kalitesi ile kendini İran pazarında kanıtlayan Kaveh Metal, imalatının tamamını iç pazara sunmaktadır. 159 işçi ve 15 mühendisin çalıştığı tesiste günde 1000 Ton üretim yapılabilmektedir.
 
2014 yılı hedefinde kendi çelik hanesini kurmak olan Kaveh Metal’in altyapı hazırlıkları da bu yönde devam etmektedir. Şirket Web Sitesi: http://ksico.com/
 
ROYAL DENİZCİLİK A.Ş.
Denizcilik ve Endüstriyel makine alanlarında faaliyet gösteren Royal Denizcilik, kuruluşundan bugüne gerçekleştirdiği birbirinden önemli projelerle Türk ekonomisine ve Dış Ticaretine katma değer yarattı.
 
Denizcilik sektöründe Ticari ve Endüstriyel gemi dizaynı ve inşası yanında; ultra lüks mega yat projeleri de Royal Denizcilik tecrübesi ve titizliğinde vücuda getirilmektedir. Royal Denizcilik Dizayn departmanı tekne iç ve dış tasarımı konusundaki tecrübesini, verimli bir proje yönetimi ile harmanlayarak; yüksek kalite ve konfor standartlarında anahtar teslim projelere imza atmakta.
 
Moskova Radisson Hotel için üretilen 5 adet lüks restoran gemisi, 2010 yılından beri bölgenin en gözde gemileri olarak hizmet vermektedir. 2012 Haziran ayında tamamlanan 45m Sailing Yacht projemiz “60 years” ise, katıldığı 2012 Monaco Yacht Show’da beğeni ve takdir toplamış; Mayıs 2013’de neticelenecek World Superyacht Award yarışmasında da finale kalmıştır.
 
Royal Denizcilik, Endüstriyel makine konusunda da girdiği sınavı başarı ile vererek proje danışmanlığını ve makine parkur teminini gerçekleştirdiği Tebriz’deki demir çelik tesisi “Foulad Kaveh”i devreye aldı.
 
Royal Denizcilik kıymetli madenler ticareti konusunda da dönemsel ihracatlar yapmaya devam etmektedir.
 
Şirket Web Sitesi: http://royaldenizcilik.com.tr
 
SAFİR ALTIN LTD
Altın ithalat ve ihracatı alanında faaliyet gösteren Safir Altın Ticaret Ltd. müşterilerinden aldığı güvenle 2012 yılında parmak ısırtan bir ihracat hacmine ulaşmıştır.
 
2013 yılında da aynı ihracat hacmini korumayı hedefleyen Safir Altın Ticaret, diğer kıymetli madenleri de işlem portföyüne katma hazırlıkları yapmaktadır.
 
Şirket Web Sitesi: http://safiraltin.com/
 
AL NAFEES EXCHANGE
Al Nafees Exchange Center, tüm Ortadoğu’da müşteri memnuniyeti ve güvenirliği ile tanınarak büyümüş bir kambiyo ve para transferi şirketidir.
 
Güven ve müşteri memnuniyetini ön planda tutan Al Nafees, Birleşik Arap Emirlikleri, Türkiye, Rusya ve Çin’deki irtibat ofisleri; dünya çapında çalıştığı 150 muhbir bankayla paranızın hızlı ve güvenli transferini sağlamakta işinize sürat ve dinamizm kazandırmaktadır.
 
Al Nafees Exchange, size sunduğu geniş hizmet yelpazesi ve kişiye özel çözümler ile ihtiyacınızdan çok daha fazlasını “Al Nafees” çatısı altında bulmanızı sağlayarak; aklınızı ve enerjinizi işinize odaklamanıza da yardımcı oluyor.
 
ARE HAVACILIK
2012 Yılında kurulan Are Havacılık, sivil havacılık sektöründe hizmet vermek için gerekli altyapısını hızla oluşturmaktadır.
 
Şu an filosuna kattığı ilk uçağı olan Bombardier Challenger 300 ile hizmet veren Are Havacılık, 2014 yılı sonuna kadar uçak sayısın 3’e çıkarmayı planlamaktadır.
 
Şirket Web Sitesi: http://www.arehavacilik.com
 
ROYAL BİNİCİLİK
2011 yılında kurulan Royal Binicilik, engel atlama branşı ile başladığı binicilik aktivitelerinde “Storm”, “Coletto” ve “Dadjak” isimli atlarıyla onlarca birincilik ve kupa kazanmıştır. Royal Binicilik Jokeyi Ömer Karaevli başarılı kariyerine halen Dubai’de yarışan atlarımızla devam etmektedir.
 
2012 yılında ise bu atlara, yarışlarda koşan “Dutyfree” ve “El Ganador” eklenerek, Royal Biniciliğin başarıları yarış pistine de taşınmıştır.
 
Şirket Web Sitesi: http://www.royalbinicilik.com
 
ROYAL MOBİLYA
İnşaatı 2013 başında biterek Nisan ayında faaliyete girecek olan Royal Mobilya; projelendirme, tasarım ve ürün imalatı konularında seçici müşterilere hizmet sunacaktır.
 
Superyat ve otel mobilyası alanında butik imalatlar sunacak olan Royal Mobilya; tamamı 2013 model olan full otomasyonlu makina parkuru, deneyimli personeli ve çizgi dışı tasarımları ile Avrupa standartlarının da ötesine geçerek, Türk mobilya sanayinin yeni yüzü olmaya hazırdır.
 
İstanbul - Tuzla'daki 6300 metrekarelik tesisiyle kaliteli ve sağlam mobilyanın yeni adresi Royal Mobilyadır.
 
Şirket Web Sitesi: http://www.royalmobilya.com.tr
 
Reza Zarrab iş adamı kimliğiyle ön plana çıkan ünlü şarkıcı Ebru Gündeş'in kocasıdır. Geçtiğimiz günlerde Ebru Gündeş’in hamileliği kötü sonuçlandığı için en çok konuşulan isimlerden birisi Reza Zarrab olmuştu.
 
Reza Zarrab kaç yaşında ve nereli gibi sorular tam bu evrede sorulmaya başlandı. 
 
İRAN'A ALTIN TRANSFERİNDEN NASIL KAZANDI
Türkiye ile İran arasındaki altın ticaretinin nasıl şekillendiği basit anlatımla aktaran altın piyasasının etkili bir oyuncusu, uygulanan sistemi adım adım şu şekilde anlatıyor...
 
* İran’da devletin imtiyaz (özel hak) tanıdığı işadamları bulunuyor. Dış ticaret yapan bu isimlere devlet daha düşük kurdan döviz sağlıyor.
 
* Tüm işlemler uluslararası piyasalarda hakim para birimi olan ‘dolar’ olarak değil ‘euro’ olarak yapılıyor. Bunun da sebebi, dolarla yapılan işlemlerin ABD’nin sıkı takibinde olması. (İran’a ambargo uygulanıyor, ticaret yapan ABD’li ve Avrupalı şirketlere büyük cezalar kesiliyor)
 
* Elindeki tümeni (İran para birimi) veren imtiyazlı işadamı parasını 2.150 tümen karşılığı 1 euro hesabından dövize çeviriyor. Başka birisi İran piyasasında bu işlemi yapmak istediğinde daha yüksek bir kur olan 2.250 tümenden 1 euro satışı yapılıyor.
 
* Ardından imtiyazlı işadamı İran’dan euro’ya çevirdiği yüklü miktardaki parayı Türkiye’ye getiriyor ve altın alıyor.
 
* Bunun ardından satın aldığı altınları fiziki olarak İran’a ihraç eden İranlı işadamı ülkesinde bunu yüksek kurdan elinden çıkarıyor ve aradaki kur farkından kâr elde ediyor.
 
* Türkiye’de kurulu şirketler üzerinden yapılan bu ticaret sırasında altın sadece İran’a değil Birleşik Arap Emirlikleri ve Dubai gibi ülkelere giderek buralarda da satışı yapılıyor.
Devamını oku ...

Çöl Cini Kitaptan Alıntı




Arkadaşlar, bu anlatacağım hikaye bir kitaptan alıntıdır. Sizi temin ederim ki gerçektir.... Bir tüccar gurubu, mallarını satmak için develerle çölü geçmekteydiler. Vakit akşam olunca çölün aşağı yamaçlarında bir yerde konaklamaya karar verdiler ve çadırlarını kurdular. Çölü iyi bildiklerinden nerde konaklayacaklarını ve nerede su olduğunuda iyi biliyorlardı. İçlerinden biri, arkadaşlarına dönerek, "Şu tepenin arkasında su var. Ben, biraz su alıp geliyorum." diyerek aralarından ayrıldı. Aradan belli bir süre geçti ki ne gelen var ne giden. İçlerinden bir diğeri, "Ben ona bakmaya gidiyorum. Başına bir iş gelmiş olmasın." diyerek tepeyi aştı ve gözden kayboldu. Bir süre sonra o da geri dönmeyince, diğerleri de gittiler; fakat giden geri dönmüyordu. En sonunda kervanda bulunan genç ve güçlü bir tanesi, yanına kılıcını ve bir arkadaşını alarak tepeyi aştı. Arkadaşı, ''Aman Ya Rabbi!'' dedi. ''Bir kadın var çırılçıplak ve çok güzel. Bizim arkadaşlar da orada eğleniyorlar. Ben de yanlarına gidiyorum.'' dedi ve hızla güzel kadının yanına koştu. Genç ve güçlü olan onun peşinden ağır adımlarla gidiyor ve onu engellemeye çalışıyordu. Adam, kızın yanına vardığında herkesin parçalanmış ve organlarının etrafa saçılmış olduğunu gördü. O güzel, çıplak bayan da baş uçlarında oturuyor ve cesetlerini kemiriyordu. Adam, öyle korkmuştu ki bir anda dizlerinin üzerine düştü. Bunu farkeden kız, arkasını döndü. Ağzının kenarları kanlı, gözleri ateş kızılıydı. Tırnakları ise bir deveninki gibiydi.. Uzun saçları adamı ensesinden kavradı ve bir hamlede eliyle ciğerini söküp yanına bıraktı.. Kuvvetli olan, bu vahşet sahnesi karşısında sanki kılıcını kaldıramaz duruma gelmişti.. Sonra kız, gözlerini ona dikti. Ayakları yere basmıyor ve inanılmaz hızlı hareket ediyordu. Yaşadığı şoktan eli ayağı tutmaz duruma gelen genç, son söz olarak kendisine yaklaşan cine karşı Allah'a dua etti. Elinde birdenbire bir dua belirdi.. Genç, hızla duayı okudu. Duayı okumasıyla birlikte gökten bir yıldırım indi. Kıza öyle bir çarptı ki; kız, avret yeriden alnının çatısına kadar yarıldı.. Genç, şok içerisinde kervana döndü ve elindeki kağıtta yazan duayı kervancıbaşına gösterdi. Olan biten herşeyi de anlattı. Kervancıbaşı, pek dini bütün bir insandı.. Çöl cinlerini de duymuş olacaktı; ama inancı ve bilgisi zayıf gencin ona sorduğu soru farklıydı.. "Ey kervancıbaşı, bu dua nedir neyin nesidir?" Kervancıbaşı, duayı görünce gözleri faltaşı gibi açılıverdi.. "Ey genç insan, işte kasların ve gençliğinin yetmediği bu hususta sana yardımcı olan dua, bir Kur'an ayetidir. Bu, Bakara Suresi 255'nci ayettir. Yani Ayet El Kürsi...!"
Devamını oku ...

Askerde Yaşanmış Cin Hikayesi




İnanmayan arkadaşlara örnektir. Bu olay, askerde başımdan geçti. Askerde çavuştum, yani nöbet tutma olayım yoktu. Askere yeni gelen Adana'lı bir çocuk vardı. Çok sakin ama neşeli bir çocuktu. Geldikten yaklaşık bir ay sonra arkadaşa nöbet yazılmış. Ama taburun en sakin, karanlık yerinde, adamı kesseler farkında olmaz kimse. Yanına da üst devre bir arkadaşı vermişler. Tabi üst devre arkadaş başlamış uyumaya, bunu da dikmiş nöbete. Bir saat sonra taburda bir karışıklık, bir panik, silah sesleri geliyor onun tuttuğu nöbet kulesinden. Çocuğu zar zor getirdiler koğuşa. Bağırmalar, titremeler gözlerini dikip bir noktaya bakmalar. Ne olduğunu soran yüzbaşımıza cinlerin düğününü gördüğünü söylemiş tepenin eteğinde. İlk anda hava değişimine gitmek için numara yapıyor dedim tâ ki gözlerimle bir şeyleri görmeden önce. Çocuk cılız zayıf bir şey ama 3 kişi yatakta zor tutuyoruz. Kendini boğmaya çalışıyor acaip acaip bir şeyler mırıldanıyor, gözleriyle odada sanki bir şey varmış gibi onu takip ediyor. Ama ona gerçekten inanmamın tek bir sebebi vardı. Uyumaya başladığı zaman aniden ellerini boğazına götürdü. Kendini boğmaya çalışıyor. Nerden esti bilmiyorum içimden 3 kulluvallah bir elham okudum ama kimseye farkettirmeden. Çocuğun gözleri kapalı elini dudaklarına götürdü ve bana sus işareti yaptı. Başımdan sanki kaynar sular döküldü. O gün bugündür yatmadan önce mutlaka bu duaları okurum.
Devamını oku ...

İKİZLER

Lewis ailesinin 1939 yılında ikiz erkek çocukları oldu. Ailenin durumu, bu, iki çocuğun bakımına yetecek kadar parlak olmadığından, ikizlerden birini evlatlık vermek zorunda kalırlar. Ayrılan iki kardeş ancak aradan 40 yıl geçtikten sonra bir araya gelebildiler. Ve bir araya geldikleri gün de gariplikler ortaya dökülmeye başladı.İki kardeşe de James adı verilmişti, ikisi de eğitimlerini avukat olarak tamamlamışlardı. İkisi de, mekanik aletlere ve halıcılığa meraklıydılar hem de ustalık derecesinde. İkisi de evlenmişlerdi ve ikisinin eşlerinin adı da Linda idi ve de birer oğulları olmuş, ikisi de adlarını James Allan koymuşlardı. Her iki James Allan da ikişer kez evlenmişler ve ikisinin de ikinci eşlerinin adları Betty idi. Sıkı durun; ikisinin de köpeği vardı ve isimleri Toy’du. Ve ikisi de her yaz Florida, ST Petersburg’da tatil yapıyorlardı. Bu olaya inanmayanlar, Digest dergisinin, 1980 yılı Ocak sayısını okuyabilirler.
Devamını oku ...

İntahar Ormanı




İNTAHAR ORMANI

Buradaki korkunç manzaralar Hollywood'un korku filmlerinde bile yok.Kadınlı erkekli Japonlar intihar etmek için bu ormanı seçiyor.O yüzden burası intihar ormanı olarak adlandırılıyor. Aokigahara Orman'ından her sene yüze yakın ceset çıkarılıyor.Kimisi kendisini ağaca iple asmış kimisi de ellerini ayaklarını bağlayıp sayısız hap almış halde bulunuyor.Ormanın içerisine kurdukları çadırda zehir alıp intihar edenlerde var. Hemen Hemen her adımda bir insan kemiği kısa notlar bulunuyor.Cesetlerin bir kısmı çürümüş halde hala ağaçlara asılı duruyor. Yemyeşil yosun kaplı ağaçlarla, kurumuş yapraklarla örtülü bu kasvetli ormanı, diğer kasvetli ormanlardan ayıran ilginç bir hikaye var.Japonya'daki Fuji dağının eteklerini süsleyen bu ormanın asıl adı "Aokigahara" ama bundan ziyade "intihar ormanı" olarak biliniyor.Sebebi de intihar etmek isteyenlerin son mekanı olarak burayı seçmesi.Wataru Tsurumui'nun "İntihar el kitabı" isimli kitabında "ölmek için mükemmel bir yer" diye anlatılıyor burası.Bu kasvetli belki de talihsiz ormanın sicili bayağı kabarık. 2002 yılında işte bu ormanda tam 78 ceset bulundu; 1998 yılında ise bu sayı 73'tü. 2006 yılında ise 16 ceset bulundu.Cesetlerin bazıları, yanlarında Tsurumui'nin intihar üzerine olan o "meşhur" kitabını da taşıyordu.Standart bir ormanda görülen "Lütfen ateş yakmayınız, yaktırmayınız" tabelaları yerine, burada "lütfen intihar etmeyiniz, intihar etmeden önce bir kez daha düşününüz" gibi tabelalar bulunuyor.Hatta "intihar etmeye karar verdiyseniz, bir polise danışın" diyen levhalar bile var. Hiç de komik olmayan bir şaka gibi, değil mi?
Devamını oku ...

OBAMA Hayat Öyküsü




OBAMA
Yes we can!
‘Yapabiliriz’ dedi ve yaptı!
Kenyalı Müslüman bir baba ile Kansaslı Amerikan bir annenin oğlu. 4 Ağustos 1961’de, Hawaii’da dünyaya geldi. İki yaşındayken anne ve babası boşandı. Melez olduğu için okulda hem siyahlar hem beyazlar tarafından dışlandı. Üniversiteye annesinin zoruyla girdi. İlk yıllarda alkol ve uyuşturucuya dadandı. Yokluklar içinde okudu. Mezun olduktan sonra iyi para kazanacağı bir iş bulmak yerine toplum örgütleyicisi olmayı kafasına koydu. Ancak hiçbir STK, ona iş vermedi. Farklı sektörlerde çalıştıktan sonra üniversitede hukuk dersleri verdi. ABD Temsilciler Meclisi’ne ikinci denemesinde girebildi. ABD Başkanlığı için ön adaylığını açıkladığında hem siyah hem de tecrübesiz olduğu için kimse ona şans tanımadı. “Evet! Yapabiliriz” sloganıyla yola çıkan Obama, adım adım ilerleyip, ABD’nin ilk siyahi başkanı oldu. Obama’nın öyküsünden çıkan başarı dersi şu: İnsanlardan istediklerini almak istiyorsan, onların istekleriyle kendi isteklerini iç içe geçir.
Devamını oku ...

Sezen Aksu Hayat Öyküsü




Sezen Aksu
Denizli’nin Sarayköy ilçesinde, öğretmen bir anne-babanın çocuğu olarak dünyaya geldi. Lisedeyken Hafta Sonu dergisinin düzenlediği ses yarışmasına katıldı. Nilüfer’in birinci olduğu yarışmada, 6’ıncı olabildi. Bu ‘Minik Serçe’nin kanatlarının ilk kırılışıydı. Ziraat fakültesine başladı, bir yıl sonra ayrıldı. 19 yaşında evlendi ve plak yapma hayallerinin peşinden İstanbul’a geldi. ‘Haydi Şansım’ adlı ilk albümü sadece 50 kopya sattı! Hayal kırıklıkları, hayat kırıklığına dönüşmedi. Her şeye rağmen, ‘avaz avaz şarkı söylemeye’ devam etti. İşine kalbini koydu, ekol ve okul oldu. Öyküsünden çıkan başarı dersi şu: İnsanların elini değil kalbini tut. Bu daha kalıcı bir anlaşma modelidir.
Devamını oku ...

Yaşar Kemal Hayat Öyküsü



Yaşar Kemal
Ortaokulu bitiremedi ama kitapları 29 dile çevrildi! Kemal Sadık Gökçeli, 1922’de Adana’nın bir köyünde dünyaya geldi. Van’dan Adana’ya göç eden Nigâr Hanım ile çiftçi Sadık Efendi’nin oğluydu. Küçük yaşlarda hastalık yüzünden sağ gözünü kaybetti. Beş yaşındayken, babasının kan davası yüzünden vurulmasına şahit oldu. Ortaokuldayken bir yandan da çırçır fabrikasında işçilik yaptı. Ancak yoksulluk yüzünden ortaokulu son sınıfta terk etti. Kütüphane memurluğu, ırgatlık, traktör sürücülüğü, çeltik tarlalarında kontrolörlük yaptı. Ortaokulda yazıyla tanışmış olması hayatının yönünü değiştirdi. Siyasi suçlardan iki kere cezaevine girdi. 30 yaşında gazeteciliğe başlarken, yeni bir isim seçti kendine: Yaşar Kemal. Cumhuriyet Gazetesi’ndeyken, Türk edebiyatının klasikleri arasına giren İnce Memed romanını tefrika olarak yayınladı. Yazarlığı, öne geçince bir süre sonra gazeteciliği bıraktı. Ortaokulu bile bitiremese de, eserleri onlarca dile çevrildi. Onun hikayesinden çıkan ders; yerel ve otantik değerleri, evrensel bir dilde sunmanın başarıya ulaştırdığıdır.
Devamını oku ...

David Beckham' ın Öyküsü



David Beckham
Sadece futbol dünyasının değil, magazin dünyasının da en parlak yıldızlarından biri. 2 Mayıs 1975’te Londra’da dünyaya geldi. Babası mutfak tesisatçısı, annesi kuafördü. Manchester United takımını tutan babası, onu daha çocukken maça götürmeye başladı. Okulda ‘büyüyünce ne olacağını’ soran öğretmenlerine hep ‘futbolcu’ olacağını söyledi. Ne istediğini erken yaşta keşfetmenin gücüyle, öne geçti. Öğretmenlerinin muhalefetine rağmen, 17 yaşında Manchester United takımına girmeyi başardı. 2004’te dünyanın en yüksek ücretli futbolcusu seçilen Beckham’ın, bundan daha ilginç özelliği ‘kişisel marka geliri’nin futbolculuk kazancını geçmesiydi. Beckham, kişisel marka olma konusunda güçlü bir örnek ve popüler kültür ikonu. Bir araştırmaya göre, ilköğretimde okuyan İngiliz çocuklar, Hz. İsa’nın resminden daha çok onun fotoğrafını tanıyor! Onun başarısından çıkan ders, yaptığımız işi ‘satmanın’, işimizin ayrılamaz bir parçası olduğu!
Devamını oku ...

Mümin Sekman Hayat Öyküsü



Mümin Sekman
Başarı, pek çok insanı peşinden koşturuyor. Peki nedir başarı? İnsanın içindeki güçlere mi, dışındaki şartlara mı bağlıdır? Neden aynı ailenin iki çocuğundan biri ‘başarılı’, diğeri ‘başarısız’ olur? Başarı, bazen hayal ettiğini hayatında görmektir. Bazen sıfırdan zirveye çıkmak. Bazen bir işi en iyi yapanlardan biri olabilmek; bazen dün yaptığın işi bugün daha iyi yapabilmektir. Başarı, içimizde tasarlayıp, dışımızda gerçekleştirdiğimiz bir şey midir, yoksa dışımızda hazırlanıp, içimize konulan bir şey mi? Yapı Kredi Bankası’nın kurucusu Kazım Taşkent, “İnsan yürürken izler bulmalı, geçerken kendisi de izler bırakmalı” demişti. Başarı konusunda iz sürenlerin bakması gereken ilk yer, başarı öyküleridir. Zirvede gördüğünüz insanların önemli bir kısmı sıfırdan gelmiştir. Onlar da önemsenmediler, maddi imkana sahip değildiler ve ilk denemelerinde genellikle başarısız oldular. Onları farklı kılan şey, olaylar karşısındaki tavırlarıydı. Yılmak, söylenmek, suçlamak yerine hayallerinden aldıkları enerjiyle başarıya yürüdüler. Bize de bu hikayelerden çıkarılacak dersler kaldı.
Devamını oku ...

HIRSIN HAYATLA ÖDENEN BEDELİ

"Hırs ile mutluluk birbirlerini hiç görmezler." Benjamin Franklin ABD'nin New York şehri, trafik yoğunluğu en çok olan dünyanın belli başlı metropollerinden biridir. İşte, New York'un bu oldukça hareketli günlerinin birinde şehrin 5'inci caddesinde yürüyen bir adama bir otomobil hafifçe çarptı. Bu istenmeyen kazada yayaya bir şey olmamıştı. Otomobilin şoförü yayayla konuştu, özür diledi ve iş tatlıya bağlandı. Fakat yaya düştüğü yerden kalkmaya hazırlanıyordu ki, hadiseyi uzaktan görüp gelen bir aklı evvel, düşen adamın yanına gelerek yerinden kalkmadığı takdirde yaralandığını öne sürerek sigortadan hatırı sayılır miktarda para alabileceğini söyledi. Bir anda emeksiz kazanacağı yeşil dolarları gözünün önünde canlandıran adam, paranın cazibesiyle doğrulduğu yerden yeniden arabanın önüne yattı. Araç sürücüsü ise bütün bu olanlardan habersiz, adamın gittiğini düşünüp, bir an önce hadise mahallinden uzaklaşma telaşıyla arabasını çalıştırıp gaza bastı. Bir anlık hırsa kapılan arabanın altındaki adam, daha ne olduğunu bile anlayamadan hırsının bedelini canıyla ödedi.
Devamını oku ...

Dansçı ve Şifacının Hayat Öyküsü


Dansçı bir şifacının mucizevi hayat hikayesi *Kızıl Ordu'da askerlik görevini yaparken geçirdiği bir kaza sonucu boynundan aşağısı felç kaldı. Bir daha yürüyemez dendi ama o zihin gücüyle eskisinden de sağlıklı hale geldi. Alternatif tıp doktoru oldu ve binlerce kişiye biyoenerjiyle şifa verdi. *Kırık camların üzerinde yürüdü. Dans etti. SSCB'nin dağılmasıyla yolu Türkiye'ye düştü. Suadiye'deki merkezinde 30'a yakın alternatif tıp tekniği uygulayan Şuayip Dağıstanlı'nın acayip hayat hikayesidir okuyacağınız… Dağıstan'ın Hindah köyünde doğan Şuayip Dağıstanlı, 1986'da Dağıstan Devlet Pedagoji Üniversitesi'ne girdi. Üniversitedeyken çocukluk tutkusu olan Kafkas dansına da başladı. Birkaç yıl sonra hayatını kökten değiştirecek bir şey oldu. Azerbaycan-Ermenistan savaşı çıktı. O yıl Kızıl Ordu tarafından askerlik görevine çağrıldı ve savaş pilotu olarak yetiştirilmek üzere Belgrad'a gönderildi. Sonra da Moskova'ya… '89 yılının Temmuz ayında bir gün, her sabah olduğu gibi sabah sporunu yapmak üzere barfikse çıkmıştı. Barfikste akrobatik hareketlerle asker arkadaşlarına şov yaparken birden barfiksin bağlı olduğu çelik halat koptu. Dağıstanlı önce havaya fırladı, ardından baş üstü düştü. Omurgası zedelenmiş, C4 ve C5 omurları kırılmıştı. Özetle boynundan aşağısı felç olmuştu. Dağıstanlı ise hiç de felç olduğunu düşünerek moralini bozmuyordu. Askeri hastanede yatarken düşündüğü tek şey çabucak iyileşip ailesinin yanına dönmek, okuluna devam etmek ve yeniden sahnelere çıkıp dans etmekti. Felçli olmayı asla kabul etmedi. Hastanede taburcu olan askerleri gördükçe hırslanıyor, daha çok yemek yiyor ve yerinden kıpırdayabileceği günü bekliyordu. Durmadan dans ettiğini, spor yaptığını hayal ediyordu. Sonunda bir mucize gerçekleşti ve kazadan bir ay sonra ilk kez ayağa kalkabildi. Üç ay sonunda hastaneden taburcu oldu ve altı ay sonunda eskisinden de sağlıklı haldeydi. İnanç, zihin gücü ve dans tutkusunun gücüyle felçten kurtulmuştu. Ordudan emekli edilmiş, okuluna geri dönmüş ve Kafkas dansları ekibine yeniden katılmıştı. Bedenini güçlendirmek zorundaydı. İşte o günlerde vücudun beynin verdiği komutları yerine getirme gücünü bilinçli olarak keşfetmişti.
"Öldüm ve o beyaz ışığı gördüm" Bu arada kazayı ilk geçirdiği zaman yaşadığı bir deneyim onu hayata karşı daha da tutkulu hale getiriyordu günden güne. O ölümü yaşamış ve beyaz ışığa doğru giden bir tünelden geçtiğini görmüştü. Ölümün nasıl büyük bir mutluluk ve tarifi olmayan bir huzur duygusu olduğunu tecrübe etmişti. Sovyetler Birliği'nde yetişen her genç gibi ateist yetiştirilmişti ancak o artık ölümden sonraki sonsuz yaşam ve huzurdan emindi. Bu eminlik onu hayata karşı daha tutkulu ve çılgın bir hale getirdi. Sahnelerde efsane olmuştu. Şaman figürleriyle transa geçerek yalın ayak kırık camların üzerinde dolaşıyor, çivili yataklarda yatıyor, vücuduna şiş geçiriyor ve ateş üzerinde yürüyordu. Hepsini zihin gücüyle yapıyordu. Bu adamın hikayesini herkes merak etmeye başlamıştı. Bir gün bir gazeteci onunla bir röportaj yaptı ve ertesi gün artık popülerdi. Hikayesi Moskova'ya kadar ulaştı, doktorların ilgisini çekti. Moskova Alternatif Tıp Akademisi'ne öğrenim görmeye gönderildi. Ardından Ukrayna Kiev'deki Kandiba adlı Alternatif Tıp Okulu'na gitti. Çeşitli seminerlere ve TV programlarına katılıyor, öğrenciler yetiştiriyordu.
Rize'de bulaşıkçı, Yalova'da berber Ancak tarihi bir olay gerçekleşti ve Sovyetler Birliği dağıldı. Ülkede artık kaos hakimdi. Hiçbir kanun ya da kuralın geçerliliği olmadığı günler yaşanıyordu. Bir hocasının tavsiyesiyle Türkiye'ye göç etmeye karar verdi. 1992 yılının Ağustos'unda yola çıktı. İlk durağı Rize'ydi. Dilini bile bilmediği bu şehirde kâh aç kâh tok karnına yeni hayatına başladı. İlk iş bulaşıkçılık yapmaya başladı bir restoranda. Sonra hayat onu, tıpkı kendisi gibi Avarların çok olduğu Yalova'nın Güney Köyü'ne götürdü. Burada askerken öğrendiği berberlik işini yaparak ekmek parası kazanıyordu. Sonra sırasıyla bir kireç fabrikasında çalıştı, yazlık ev inşaatlarında işçilik yaptı. İnşaatlardan birinin sahibi aracılığıyla Nur evlerinde yatıp kalkmaya başladı. Burada Kur'an okuyor, namaz kılıyordu. Sonra Kafkas Kültür Derneği'nde kalmaya ve burada öğrenciler yetiştirmeye başladı. Bir gün dernekte alternatif tıp üzerine konferans verme fırsatı bile yakaladı. Bir süre sonra kendisine şifa bulmaya gelen insanlar da oldu. Biyoenerji uyguluyordu. Bu arada Yalova gazinolarında da çalışıyordu. Kırık camların ve ateşin üzerinde yürüyor, yoga gösterileri yapıyordu. Aradan bir yıl geçmişti ki bir arkadaşı onu İstanbul'a bir gazeteciyle tanışmaya götürdü. Türkiye gazetesinde kendisiyle bir röportaj yapıldı uyguladığı alternatif tedavi yöntemleri üzerine. İstanbul'a yerleşmesi de işte bundan sonra gerçekleşti. 2002'ye kadar İstanbul'da kendisine danışanlara şifa verdi, televizyonlara, gazetelere çıktı. 2002'de Prag'a gitti, bir yıl kaldı ancak İstanbul'u özleyip geri döndü. Suadiye'de kurduğu Shua Human Akademi'de hâlâ 30'a yakın alternatif tedavi yöntemiyle alternatif şifa arayanlara yardım ediyor. Kendisine başvurular özellikle ruhsal kaynaklı ve kronik hastalıklarla ilgili oluyor. Biyoenerji, aromaterapi, fitoterapi, akupunktur, manyetik akupunktur, Kirlian teknolojisi ile aura fotoğrafı çekimi, ayurveda, çarka çalışmaları, şiatsu, manuel terapi ve psikolojik denge idmanı gibi yöntemler uyguluyor.
İç sesini dinleyerek şifalanmayı öğretiyor Zihin gücüyle felçten kurtulmuş biri olarak, danışanlara zihin gücüne hakim olma ve kendi iç sesini dinleme yöntemlerini öğretiyor. Çağımızın hastalık yaratan en önemli sebebinin insanların yoğun bilgi karmaşasından dolayı birbirlerini ve kendilerini dinleyememesi olduğunu söyleyen Dağıstanlı, "Danışanlarımın büyük bölümüne ilk önce haber okumayı, televizyon izlemeyi ve sosyal medyayı bir süreliğine bırakmasını ve kendini dinlemesini tavsiye ediyorum" diyor. Kendisinin tedavi etmediğini de sözlerine ekleyen Dağıstanlı, "Ben sadece gerçekten iyileşmek isteyen kişiye bir aracıyım. İyileşmeyi istemezse ben bir şey yapamam. Kimse yapamaz" diyor. Dağıstanlı merkezdeki çalışmalarının yanı sıra hâlâ dans ediyor ve hobi olarak swarovski taşlardan Mevlana ve Arapça harf formunda tablolar yapıyor.
Devamını oku ...

Mustafa Miyazoğlu Hayat Öyküsü

Mustafa Miyasoğlu 1946 yılında Kayseri'de doğdu. Bazı yayınlarında Semih Güngör takma adını kullandı. Kayseri M.Karamancı İlkokulu (1967), Kayseri Akşam Lisesi (1967), İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü (1973) mezunu. Öğrencilik yıllarında Kayseri Ana Tamir Fabri- kası'nda teknisyenlik yaptı, MTTB'nin Basın-Yayın Müdürlüğü'nde (1968) ve Kubbealtı Cemiyeti'nin sözlük işlerinde (1972) çalıştı. Üniversite öğrenimini tamamladıktan sonra İzmit (1974-78) ve İstanbul (1978-81) liselerinde edebiyat öğretmeni; Mimar Sinan Üniversitesi'nde (1985-88) Türk Dili Okutmanı olarak görev yaptı. 1988-92 yılları arasında, YÖK ve Millî Eğitim Bakanlığı'nın görevlendirmesiyle, Pakistan'ın İslamabad şehrindeki Modem Diller Enstitüsü'nde yardımcı profesör unvanıyla yabancılara Türkçe öğretti. Yurda dönüşünde aynı üniversitedeki görevini sürdürürken, 1996-98 arasında, Şehir Tiyatroları Repertuar Kurulu'nda çalıştı. 1998 yılında, edebî çalışmalarına yoğunlaşmak üniversitedeki görevinden emekliye ayrıldı. Emekli olduktan sonra bir süre Tuzla Belediyesi Kültür Danışmanlığı (1998-2000) hizmeti verdi. İlk ürünleri 1966'da Filiz dergisinde (Kayseri) yer aldı. Daha sonra şiir ve yazılarını Milli Gençlik (1968-69), Tohum (1969-70), Hisar (1970-80), Türk Edebiyatı (1972-), Edebiyat (1972-75), Mavera (1975-80), Yeni Sanat (1974-75), Sedir (1980-), Millî Gazete (1973-), Yeni Devir (1977-85), Türkiye (1985) dergi ve gazetelerinde yayımladı. Umut Suları adlı oyunu 1973 yılında MTTB Tiyatrosu'nda sahnelendi. 1975'de Kaybolmuş Günler adlı romanı, 1981 'de Hicret Destanı adlı şiir kitabıyla Türkiye Millî Kültür Vakfı Armağanı'nı, Dönemeç romanıyla 1980'de, Bir Aşk Serüveni adlı eseriyle de 1995'te Türkiye Yazarlar Birliği'nin Yılın Romancısı ödüllerini kazandı. Ayrıca İ.Ü.Edebiyat Fakültesi'nin yarışmalarında çeşitli ödüller aldı. Edebî eserleri üzerine pek çok üniversitede tez yapıldı, bazıları da yabancı dillere çevrilerek yayımlandı. Ahmet Mithat Efendi'nin aynı adlı romanından oyunlaştırdığı Çengi adlı oyunu 2003'te İstanbul Şehir Tiyatroları Gaziosmanpaşa Sahnesi'nde Naşit Özcan yönetiminde oynandı. İlk şiirlerinde korkuyu, yalnızlığı, imkânsız aşkı ve büyük şehirlerde tedirginliğe düşen insanımızın temel değerleriyle tarih özlemini dile getirdi. Daha sonra, edebiyat geleneğimizin motifleriyle çağdaş insanın iç dünyasındaki kırılmalara ve bunların doğurduğu hüzünlere şiirlerinde yer verdi. Romanlarında yaşadığımız dönemdeki acıları derinliğine hisseden gençleri ve kuşak çatışmalarını ele aldı; aşk duygusunu, kimlik bunalımını, şehir kültürüne yansıyan sosyal değişimi ve geleneksel yapısı parçalanan ailelerin toparlanma çabalarıyla bir tarih şuurunun doğurduğu sorumluluğu konu edindi. Anadolu insanının büyük şehirde tutunma çabasını eserlerinin eksenine oturttu. "Mustafa Miyasoğlu, son yıllarda kendisini daha ziyade romana ve romanlara vermek yolundadır. Aynı şekilde romana ağırlık vermesi, hikâyeden kopması değil belki, ama yavaş yavaş bu türü ihmal etmesi sonucunu da doğurmuyor değil. Güzel Ölüm'ü okuyunca anlıyorsunuz ki, yazarın zihni sürekli romanlarla, roman mevzularıyla yüklüdür. Miyasoğlu ister istemez günlük meşgalelerini, edebî telâkkilerini, tasarılarını, daha doğrusu kendi dünyasını, romanlarına açıktan açığa yansıt¬maktan geri kalmıyor. Hep bu tür mevzularla yüklüdür." (Necmettin Turinay). "Mustafa Miyasoğlu üzerine yazanların neredeyse tümünün vurguladığı noktalar, onun çok yönlü ve velût olduğudur. Tabii ki ortadaki eserler ve bunların türleri bu hükmü tartışılmaz kılıyor. Miyasoğlu’nun lise yıllarında okuduğunu söylediği Necip Fazıl ve üniversite yıllarında tanıdığını belirttiği Tanpınar da böyledirler. Onlar da değişik türlerde eserler verirler ve çok verimlidirler. Bu, belki de "komple sanatçı" olma arzusunun bir tezahürüdür. Ne var ki bu çok yönlülüğü bir dağınıklık olarak da algılamamak gerekir. Dikkatli bir bakış Miyasoğlu'nun şiirleri, deneme ve romanları arasında bir bağıntıyı ortaya çıkarır. O, şiir, roman, hikaye gibi edebi türlerde eserler verirken deneme ve incelemeleriyle de bir bakıma yaptığını tartışıyor; kaynaklarını irdeleyerek okuyucusuyla paylaşıyor." (A. Vahap Akbaş) 1 Ağustos 2013 tarihinde İstanbul'da vefat etti. ESERLERİ: ŞİİR: Rüya Çağrısı (1973), Devran (1978), Hicret Destanı (1981, Dr. Muhammed Harb tarafından "Melhametü Hicre" adıyla Arapça'ya çevrilip El Belağ dergisinde 1981 'de yayımlandı), Şiirler (üç kitap birarada, 1983), Bir Gülü Andıkça (1997). HİKÂYE: (1976, yeni baskısı Pancur adıyla 1998), Devrim Otomobili (2003). ROMAN: Kaybolmuş Günler (1975), Dönemeç (1980), Güzel Ölüm (1982), Bir Aşk Serüveni (1995), Yollar ve Tozler (2002, Masud Akhtar Shaikh tarafından "Roads and Footprints" adıyla 2003 yılında İngilizceye çevrilip Konya'da yayımlandı). DENEME: Edebiyat Geleneği (1975), Devlet ve Zihniyet (1980), Muhacir (1981), Roman Düşüncesi ve Türk Romanı (1998), Kültür Hayatımız (1999), Edebiyat Sohbetleri (2003). İNCELEME: Dede Korkut Kitabı (1984), Necip Fazıl Kısakürek (1985), Asaf Hâlet Çelebi (1986), Ziya Osman Saba (1987), Haldun Taner (1988). KONUŞMA: Sanat ve Edebiyat Konuşmaları (1999). ANTOLOJİ-YILLIK: Çağdaş İslâmî Şiirler Antolojisi (1988), Suffe Kiiltür-Sanat Yıllığı (5 cilt, 1982-88), Necip Fazıl Armağanı (1996), Gül Şiirleri Antolojisi (1999). OYUN: Umut Suları (1973'de MTTB Tiyatrosu'nda sahnelendi, ama basılmadı. Telefon adlı radyo oyunu Yeni Sanat dergisinde yayımlandı: Şubat 1974). Ahmet Mithat Efendi'nin Çengi adlı romanım Dâniş Çelebi ve Çengi Sümbül adıyla sahneye uyarladı (1999 ve Şehir Tiyatrola- rı'nda sahnelendi). SADELEŞTİRME: Çengi (Ahmet Mithat Efendi'den, 1997). GEZİ: Zügüdar - Babil'den Tac Mahal'e Gezi Notları (2002). DERLEME: Suffe Kültür Sanat Yıllığı (5 cilt, 1982-88), Çağdaş İslâmî Şiirler Antolojisi (1988), Necip Fazıl Armağanı (1996), Gül Şiirleri Antolojisi (1999).
Devamını oku ...

ABD Başkanı Obama'nın ilginç hayat hikayesi!

ABD 'de başkanlık seçimlerine gidiyor? Peki adayları ne kadar tanıyoruz? İşte zor geçen 4 yıla rağmen yeniden başkan seçilmek isteyen Barack Obama 'nın hayat hikayesi... Barack Huseyin Obama, 4 Ağustos 1961 yılında Hawaii'nin Honolulu şehrinde doğdu. Kendisiyle aynı adı taşıyan babası, Kenya'da doğmuş ve büyümüş bir aydındı. Annesi Ann Dunham ise İngiliz kökenli bir Amerikalı'ydı. Baba Barack Obama, Kansaslı beyaz bir genç kız olan Ann Dunham ile Hawaii Üniversitesi'nde okurken tanışmıştı. Ancak Hawaii'de tanışıp evlenen genç çiftin evlilikleri uzun sürmedi. Çift, Obama henüz 2 yaşındayken boşandı... Baba ile oğul bundan sonra yalnızca bir kez, baba Barack Obama 1971'de Hawaii'yi ziyaret ettiğinde karşılaştı. Kenya'ya geri dönen baba Obama, 1982 yılında bir trafik kazasında hayatını kaybetti. Anne Enn ise Obama altı yaşındayken Endonezyalı Lolo Soe-toro ile evlendi ve aile Cakarta'ya taşındı. Obama da annesinin ikinci evliliği dolayısıyla hayatının 4 yılını Endonezya'da geçirdi. İlkokul öğrenimini dünyanın en büyük Müslüman nüfusa sahip ülkesi Endonezya'da alan Obama daha sonra eğitimi için Hawaii'ye döndü. Büyükanne ve büyükbabası ile birlikte yaşamaya başladı. Obama'yı parlak bir gelecek bekliyordu. Obama ABD'nin en prestijli üniversitelerinden New York'taki Columbia Üniversitesi'nde Siyasal Bilimler bölümünü okudu. 1983 yılında mezun oldu ve Chicago'nun yoksul semtlerinde sivil toplum projelerinde çalıştı. Genç yaşta başarısından söz ettiren Obama, 5 yıl aradan sonra dünyanın en iyi üniversitelerinden Harvard'ın Hukuk Fakultesine girdi. Burada saygın hukuk dergisi Harvard Law Review'un ilk Afrika kökenli başkanı oldu. Meydanlara inmeye daha o zamandan başladı. Irkçılıkla mücadele eden bir profesöre destek konuşması yaparken görüntülendi. Obama, 1991 yılında avukatlık diplomasını aldı. Mezuniyetten sonra Chicago'ya dönen Obama, yurttaşlık hakları alanında uzmanlaştı, konut ve istihdam konularında ayrımcılığa uğradığını düşünenlerin davalarına baktı ve 12 yıl süreyle Anayasa hukuku dersleri verdi. Kendisi gibi Harvard mezunu olan avukat eşi Michelle Obama ile de burada tanıştı. 1992 yılında evlenen çiftin Malia ve Saşa adlı iki kızları var. Obama'nın siyasi kariyeri, 1996 yılında İllinois eyalet senatosuna seçilmesiyle başladı. Obama'nın ABD'de ilk defa ülke sahnesine çıkması, 2004 ABD başkanlık seçimleri sırasında Boston'da toplanan Demokratik Parti kurultayında yaptığı etkileyici konuşması sayesinde oldu. Obama bu konuşmasından birkaç ay sonra açık ara farkla Senato'ya seçildi. 10 Şubat 2007 yılında ise 2008 ABD başkanlık seçimlerine Demokratik Parti'den adaylığını koyduğunu açıkladı. Barack Obama başkanlık için önce parti içindeki yarışta eski First Lady Hillary Clinton'u geride bıraktı. 4 Kasım 2008 günü yapılan seçime 72 yaşındaki Cumhuriyetçi rakibi John McCain karşısında giren Obama, oyların %52'sini kazanarak ABD'nin 44. devlet başkanı seçildi. Barack Obama 20 Ocak 2009 günü ABD'nin ilk siyahi başkanı olarak yemin edip George Walker Bush'tan görevi devraldı ve resmen ABD devlet başkanı oldu..
Devamını oku ...

YILDIZ KENTER’İN İLGİNÇ HAYAT HİKAYESİ.

Onu tanımayan bir Türk bulunur mu bilemem. Gelmiş geçmiş en büyük Türk tiyatro oyuncularından biri. Sıradışı bir kadın. Olağanüstü yetenek. Onun yüzünde, hayatın, yaşanmışlığın, birikimin izleri var. Ama Yıldız Kenter’in annesi, babası kimdi, çocukluğu nasıl geçti, hangi şartlarda yetişti, neleri aştı da Yıldız Kenter oldu? İşte Yıldız Kenter, hayatının Yıldız Kenter olmadan önceki bölümünü anlattı. Ki müthiş bir öykü… Ahmet Naci Bey kim? - Rönesans prensi gibi yetiştirilmiş bir adam. Ailesi, varlıklı ve aristokrat. Dedesi Bağdat kadısı, babası Galip Bey, Ayan azası. Çamlıca’da bembeyaz saçaklı, işlemeli tavanlı muhteşem bir köşkte yaşıyor. Ve ailesi bu genç adamı, iyi bir tahsil alsın diye İskoçya’ya Glasgow’a yolluyor… Olga Cynthia kim? - Londra’da bir resepsiyonda tesadüfen Ahmet Naci Bey’in yanında oturan çok güzel bir İngiliz kadın. Yanındaki genç adama bakıyor ve gülümsüyor. Belli etmemeye çalışmasına rağmen, Ahmet Naci Bey’in dişinin ağrıdığını anlıyor. Anlamamaya olanak yok zaten, yüzü arı sokmuş gibi şişmiş. Olga, dişi apse yapan bu adamı görür görmez aşık oluyor. Sonra ne oluyor? - Olga Cynthia, Hyde Park’ta ata bindiğini söylüyor, Ahmet Naci Bey de ertesi sabah soluğu Hyde Park’ta alıyor. Birlikte at biniyorlar, yemeğe gidiyorlar. Gözlerini birbirlerinden alamıyorlar. Ahmet Naci Bey de Olga’ya vurulmuş durumda. Bu İngiliz kadından kopmak istemiyor. Aksi gibi, tahsilini de tamamlamış, ülkesine dönüp, hariciyeci olarak çalışması gerekiyor. Ne yapsa? İmkanı olsa onu cebine koyacak, Türkiye’ye götürecek. “Yeri ve zamanı olmayabilir ama benim karım ve çocuklarımın annesi olur musun? Benimle evlenip, Türkiye’ye gelir misin?” diyor. Çok heyecanlı. Olga ne cevap veriyor? - Çığlık atıyor. “Çok isterim ama ne yazık ki imkansız!” diyor. Neden? O da aşık değil miydi Ahmet Naci Bey’e? - Evet ama Jack var! Jack de kim? - Olga Cynthia’nın ailesinin, gezginci bir tiyatro kumpanyası var. Annesi, babası da oyuncu. Babası ölünce, annesi bir başka adamla Avustralya’ya kaçıyor. Olga’yı da anneannesine bırakıyor. Anneanne de 16 yaşındaki bu kızla nasıl başa çıkacağını bilemiyor. İyisi mi onu evlendireyim diyor. Kader bu ya, harbe giden koca dönmüyor ve geride 16 yaşında hamile bir genç dul bırakıyor. Jack, Olga’nın minik oğlu… Eeeee? - Eeee’si, Ahmet Naci Bey, Olga’ya sıkı sıkı sarılıyor, “Hiç sorun değil” diyor, “Hiçbir yere bırakmıyorum sizi. Geliyorsunuz. Hemen şimdi. Sen, ben ve oğlumuz, Türkiye’ye gidiyoruz… ” İşte, annemle babamın Türkiye’ye geliş hikayesi budur! Ve tabii üvey abim Jack’in… Y ARISI YAVRUMUN YARISI, YARISI YILAN YAVRUSU Bu aşk öyküsü, o yılların Türkiye’sinde nasıl karşılanıyor? - İşgal yılları. Ruslar, İngilizler, Yunanlılar, İtalyanlar ülkeyi bölmeye çalışıyorlar. Zor ve karışık zamanlar. Herkesin herkese şüpheyle baktığı yıllar. Bizimkiler Orient Express’le Sirkeci’ye geliyorlar. Vapura biniyorlar ve Üsküdar’a geçiyorlar. İngiliz annemin, nefesi kesiliyor İstanbul’un güzelliği karşısında. O Boğaz’a bakmaya kıyamıyor. Savaş da neymiş, o dünyanın en mutlu kadını, sevdiği adamın peşine takılıp gelmiş. Onun için müthiş bir macera. Faytona binip Çamlıca’ya babamın ailesinin yaşadığı köşke geliyorlar. Dantela gibi saçakları olan beyaz bir köşk. İşte kabus, o köşkte başlıyor… Neden? - Çünkü babamın ailesi annemi istemiyor. “Bu gávur karıyı da nereden buldun getirdin?” diyor. Hatta Nedim Abim doğunca, babaannem, abimi “Yarısı yavrumun yarısı, yarısı yılan yavrusu!” diye seviyor. Anneniz bu zorluğu nasıl aşıyor? Bunalıma girmiyor mu? - E biraz zor oluyor tabii. Ama her şeye göğüs geriyor. Hatta sevdiği adam uğruna kara çarşafa bile giriyor. Müslüman oluyor ve Nadide ismini alıyor. Londralı Olga Cynthia, oluyor Bandırmalı Nadide… Pardon ama o nasıl oluyor, Bandırma nereden çıkıyor? - Nüfus idaresindekiler, “Dini Müslüman, adı Nadide, bunun doğum yeri Londra olamaz, yanlış yazmışlardır, olsa olsa Bandırma’dı r” diyorlar. Sonra ne oluyor? - Babam Ahmet Naci Bey, Lozan’da İnönü’nün özel kalem müdürü oluyor. İyi tahsil görmüş, gelecek vaat eden bir genç. Kim bilir memlekete daha ne faydaları dokunacaktı ama maalesef mümkün olamıyor. Hayırdır şimdi ne oluyor? - Yeni bir kanun çıkıyor: “Hariciyecilerin karısı yabancı olamaz.” Bu kanun, bizim hayatımızın dönüm noktası oluyor, hayatımızın içine ediyor. Gerçi İsmet İnönü, babama şöyle pratik bir formül öneriyor: “Resmen boşan, ama birlikte yaşa.” Öyle yapan dışişleri mensupları var. Ama babam bunu, aşkı uğruna memleketini, ailesini terk eden karısına bir hakaret olarak algılıyor, “Hayır efendim” diyor, “Mesleğimden vazgeçerim ama karımdan vazgeçmem.” İstifa ediyor. Ivır zıvır işler yapmaya başlıyor, gazetelerde tercümanlık filan. Sonra Ankara’da Ziraat Bakanlığı’nda iş buluyor. Ama esas olarak, mesleğinden olunca ba bamın hayatı kayıyor. Tabii bizim de… Bunun sonuçları ne oluyor? - Fakr-u zaruret. En son ben doğmuşum Çamlıca’daki köşkte. Ama bütün eşyalar zaten satılmış. Beni saracak bez yok, çarşaflar yırtılıyor filan. Sonra köşk de satıldı. Ben kendimi bildim bileli fakirdik. Ama ne yoksulluk. Gözümü kapatıp geçmişi düşününce, hep aynı kare geliyor gözümün önüne, bir evden bir başka eve taşınıyoruz, daha ucuz diye. Bir araba tutulur, İngiliz anne öne sürücünün yanına oturur, arkaya da, soba boruları, tel dolaplar filan, tıngır mıngır yeni eve gideriz. Ankara’da ve İstanbul’da hep fakir semtlerde yaşadık. Aile nüfusu da artıyor. Annem güya Türk kadınlarını eleştiriyor, “Aman bunlar da tavşan gibi doğuruyor!” diye. “Ama anne biz de 6 kardeşiz” diye hatırlattığımızda susup, duymazlığa geliyor. Bu arada nasıl bir aileydi sizinki? - İngiliz gávur ana, her daim sarhoş bir baba… Ama sevgi dolu bir aile. Fakirdik ama mutluyduk. Babam, içmediği zamanlarda inanılmaz iyi bir insandı. Müthiş bir centilmen. Evimiz dağınıktı, annem tertiple düzenle pek ilgilenmezdi. Zaten bütün bu sefaletimize rağmen, evde hep bir yardımcı vardı, nereden nasıl bulunurdu, onlara para ödenir miydi bilmiyorum. Hepsi de bizim evimizde yatarlardı. Ama ev, zaten yol geçen hanı gibiydi. Hastaneden çıkartılmış, 2 çocuklu kadın, sokakta dilenen bir nine, zerzavatçı, Mösyö Dörö diye bir kaçak Fransız, Cok diye İskoç, bir de üstüne sokak kedileri, köpekleri… Garip bir aileydik. Etraftan tuhaf bakarlardı. Bir gün hiç unutmuyorum, yine kavga ettiler, babam hepimizi evden kovdu. Sarhoştu. Annem de topladı bizi, babamın arkadaşlarından birinin evine gittik. E orada kalacak halimiz yok ya, akşam geri döndük tabii. O da ne! Bütün komşular pencerede, ne oluyor diye bir baktık, babam var olan üç beş parça eşyamızı toplamış, kapının önüne yığmış. Komşular soruyor, ne oluyor diye . Evde badana var da diyoruz, babamızı korumaya çalışıyoruz. Bu arada baba aç kapıyı diyoruz, açmıyor. Bulaşık kapları, domatesler ve tuzluklarla birlikte biz de bekliyoruz, kapının önünde…. Bütün bunlar sizi nasıl etkiledi? - O kadar doğal geliyordu ki. Bizim ailede olur. Nasıl olsa, babamın sarhoşluğu geçer, kapıyı açar. Babam alkolik diye hiç utanmadım. Tuhaf bir şekilde normal kabullendim. Sarhoş-marhoş babamızdı, başımızın üzerinde yeri vardı. Peki alkole karşı tepki duymadınız mı? - Hayır hayır, içmekten hep keyif aldım. Ama ailemizde alkolizm sıkıntısı hiç eksik olmadı, Müşfik’te de vardı. Babanızın bu kadar içmesinin sebebi neydi? - Babam, aşkının bedelini çok ağır ödedi, kendini içkiye vurdu. Bir de tabii şu var: Güçlü biri değildi, zaafları vardı. İnsanın 6 çocuğu varken, bulduğu üç beş kuruşu içkiye harcaması normal bir şey değil. Ayıkken parayı kitaplardan birinin içine saklardı, sonra nereye koyduğunu unuturdu. Biz bulurduk, o parayla yemek yemek isterdik, üzerimize atlardı, boğuşurduk, parayı elimizden alır, sobaya atardı, bize kızdığı için. Bir başka sefer, yine onun elinden para kapmak istiyoruz, üzerine çıkıyoruz filan, annem bu sefer, “Sevgilimi, kocamı rahat bırakın! Sizi terbiyesiz çocuklar!” diye bize saldırıyor. Annem, hayatı boyunca Naci’sini korudu, bizden bile… Babanızla ilişkiniz böyle kavgalı dövüşlü müydü? - İçmediği zamanlar mükemmeldi. Dünyanın en iyi babasıydı. İnanılmaz şefkatli, bilgili, araştıran, yardım eden. Ve 6 ay içmediği zaman olurdu. Sıradışı bir alkolikti. Ama sonra bir başlardı, tut tutabilirsen. .. Anneniz, “Böyle bir ortamda çocuk yetiştirilmez. Onları alıp gideceğim” demedi mi hiç? - Asla. Bir gü n bile demedi. Hatta İngiliz Sefareti’nden birtakım adamlar geldi eve. Sivri burunlu ayakkabı giyen birtakım şık adamlar geldiler. Güya bizi kurtaracaklar. Bizi İngiltere’ye yollamak istediler, eğitimimizi İngiliz devleti üstlenecek, sosyal güvencemiz olacak… Annem, onları eve bile sokmadan gönderdi. Babamı görmelerini de engelledi, çünkü babam içeride sarhoş yatıyordu. “Ben gitmek istemiyorum. Benim çocuklarım Türk. Babaları da Türk. Onlar burada, babalarının yanında büyüyecekler.. .” dedi. Annem de babam da, her zaman aklını kullanan insanlar değildi. Ama bazen aklı kullanmamanın da bir güzelliği vardır. Babam, annemi boşayabilirdi. O yapmadı, bunu gurur meselesi haline getirdi, kendince annemi onore etti. Annem de ona, İngiliz hükümetine sırt çevirerek karşılık verdi. Peki bu kadar zor durumda olan bir aile, nasıl ayakta kalabildi? - Bir tek cevabı var: Aşk. EN BÜYÜK PİŞMANLIĞIM Rockefeller bursuyla Amerika’ya gidecektim. Gitmeden önceki akşam, babamla kavga ettik. İçkisi yüzünden. “Birkaç sene yokum. Üç beş arkadaşımı veda yemeğine çağırmak istiyorum. Ne olur bu akşam içmesen baba” dedim. Acayip sinirlendi. “Cehennemin dibine kadar yolun var. Git, gelmez ol. Gelecek olursan da beni bulma inşallah” dedi. Bu sözler kıymık gibi battı yüreğime. Kavgalı ayrıldık. Ama sonra güzel bir mektup yazdı: “Aklım orada diyorsun, yüreğim buruk. Af diliyorsun sonra da. Anam suratlı kızım, sen de biliyorsun ki, af dilemesi gereken benim. Diliyorum da nitekim. Ama ne olmuş yani, bağırdık, çağırdık, attık içimizdeki pisliği, arındık. Bitti. Hayyam’dan bir dörtlükle kapatıyorum yavrum bu bahsi: Neylesem bu benim iç kavgalarımla/ Pişmanlığım, kendi düşmanlığımla/ Sen bağışlasan da, ben yerim kendimi/ Neylesem bu yüz karam, bu utancımla…” Ne yazık ki canım babam, bu mektubu yazdıktan sonra öldü. Çok gençti, 61 yaşında. Yanında olamadığım i çin çok pişmanlık duydum. Anneniz peki? - Zatürree gibi bir şey oldu, iyileşti. Tekrar yatağa düştü, hastaneye kaldırdık. O gün oyunum vardı. Gece geldim hastaneye, “Anneniz iyi” dediler, yanında kalmak istedim, ama ertesi gün de iki oyunum vardı, tiyatrodan arkadaşlarım “İyiymiş, hadi gidelim” dediler. Uydum onlara, sabah 4′te telefon çaldı. “Annenizi kaybettik” dediler. Çok fena oldum. Ne annemin ne babamın ölümüne yetişebildim. Bakınca geriye, takdir edilmeyi beklediğim anlarda tokat yediğimi hatırlıyorum Ailenizin lisanı neydi? İngilizce mi konuşulurdu, Türkçe mi? - Genellikle Türkçe. Ama araya İngilizce girerdi. Ve annemin kendince İngilizce’den Türkçe’ye çevrilmiş bir dili vardı. Asla gözlük dedirtemezdiniz, gözlükler derdi; pantolon da demezdi, pantolonlar ve zeytins. Türkçe’yi de çok güzel bir a ksanla konuşurdu. Zaman zaman da sen ve sizi karıştırırdı, “Sen çok terbiyesiz bir çocuksunuz!” Bunca gürültünün arasında nasıl okudunuz? - Ortaokuldayken her sene ikmale kaldım. Geride durmayı tercih eden bir çocuktum. Konservatuvara girdikten sonra açıldım, parlak bir öğrenci oldum. Ablam Güner’in çok güzel sesi vardı, konservatuvara girmek istedi, bırakmadılar onu. Ben girebildim, babam annemden gizli kaydettirdi. Anne niye izin vermiyor? - Orada okuyan kızlara orospu dendiğini duyuyor. “Ben çocuklarıma orospu dedirtmem!” diyor. Bazı konularda çok tutucuydu. Şükran’la gizli evlendim ben. Neden? - “Bir defa denedin yapamadın. Yeter artık işte!” dedi. İtişip kakışır mıydınız hep böyle? - En az anlaştığı çocuğu bendim ama ölünceye kada r benimle yaşadı. Bazen onu sinir etmek için, “Senin bir sürü çocuğun daha var. Niye onların yanına gitmiyorsun? ” derdim. “Onları seviyorum ama sana güveniyorum” derdi. En çok hangi çocuğunu severdi? - Ablam Güner’i. Sonra da en küçük bebeği Müşfik’i. Güner, raşitikti. Cumhuriyetin birinci yılında 29 Ekim’de annemi Ankara’da hastaneye kaldırmışlar. Ve babama sormuşlar “Anneyi mi kurtaralım çocuğu mu?” Anneyi, demiş babam. Karnını yarmışlar ve Güner’i çıkarıp bir faraşın üzerine koymuşlar. Annem de hep anlatır, Tanrım koru o küçük bebeği diye nasıl dua ettiğini. Ama faraşta yaşamış ablam. Ona çok zaafı vardı. Güner’i bir gün yatağa yatırdılar, çikolatalar, şekerler, çekirdekler filan. Güner de böyle yatıyor. Sonradan öğrendim ki, Güner regl olmuş, annem ona bir kutlama yapıyor. Ben de o günü bekliyorum, ben de yatağa yatacağım, çikolatalar, şekerler. O gün geldi, ben tuvaletten bağırıyorum, “Anneeeee geeeeeel” Kapı da kilitli. “Geldim aç kapıyı” dedi. Heyecan içinde açtım, beni de kutlayacak diye. Bir tokat. “Bir daha kapını kilitleme!” diye. Şimdi bakınca geriye, heyecanla takdir edilmeyi beklediğim anlarda tokat yediğimi hatırlıyorum. Kardeşlerden kaç tanesi hayatta? - Dört tanesi. Ablam Güner, ben, Müşfik ve Mahmut. Peki Jack abiniz? - O 14 yaşındayken Türkiye’yi terk ediyor. Annem sonra onun izini Güney Afrika’da buluyor. Geri geliyor. Sonra eşi ve çocuklarıyla bizi hep ziyaret etti. Ama o da artık hayatta değil. Yaşlandıkça annenize mi benzediniz? - Evet, hem de nasıl! Görünüşüm benziyor bir defa. Ve başka bir dolu şeyim. Günden güne daha da çok ona benziyorum. Ben boş ev severim, ıvır zıvır sevmem. Fakat son zamanlarda, evimde birtakım ıvırlar zıvırlar fark etmeye başladım. Aynen annem gibi, bir dolu şeyi oraya buraya koyuyorum. Ben de bu duruma şaşırıyorum. Hepimiz özümüze dönüyoruz, aslımıza rücu ediyoruz. Bir de tabii, annemin yaşama inanılmaz bir bağlılığı vardı. “Aslan gibi ölmektense, köpek gibi yaşamayı tercih ederim” derdi. Ben de öyle diyorum… KIZIM LEYLA Kızınız Leyla şu anda nerede? - Kenya’da. Leyla, Cambridge’de iki fakülte bitirdi, hariciyeci oldu. Sonra evlendi. Kocası da hariciyeciydi. Aynı yerlere göndermiyorlardı , istifa etti, Büyükelçi karısı şu anda. Fakat merkeze geldikçe, Bilkent Üniversitesi’ nde ders veriyor. Yarın Türkiye’ye geliyor. Bir ameliyat geçirecek. Kanser de. İyi olacak inşallah (Ağlamaya başlıyor…)
Devamını oku ...

Yazarların İlginç ve Acı Hayatları

Bazen okuduğum yazar ve şairlerin hayat hikayelerini merak ederim. Çoğunlukla da acı veya ilginçliklerle karşılaşırım. İşte bunlara örnekler; Wirginia Wolf; manik-depresif teşhisi konulmuş,bir keresinde manik anında 48 saat konuşmuştu,yazılarını ayakta yazan yazar kibirliydi. Yahudiler konusunda ırkçı tutum sergilemiş, aşkı bir kadında bulmuş ama yalnızca kocası ile mutlu olabilmişti. Ceplerine koyduğu çakıl taşları ile evinin yakınındaki ırmağa girmiş ve intihar etmiştir. Oscar Wilde; Annesinin isteği nedeniyle çocukken kız elbiseleri giyerdi. Zekası ile ünlenmiş, yazdıklarından dolayı ahlaksızlıkla, bir erkekle yakın arkadaşlığından dolayı eşcinsellikle suçlanıp iki yıl hapis yatmış. Shakespeare; Veba salgını sırasında doğmuş,18 yaşında evlenmiş, bu evlilikten iki tane ikiz yani dört çocuğu olmuş ancak ailesi ile aynı şehirde pek yaşamamıştır. Doğumgünü kutlaması sırasında aldığı aşırı alkol nedeniyle komaya girip ölmüştür. Bertolt Brecht; Nazi karşıtı, oyunları ve kitapları yasaklanmış yazar ülkesinde vatandaşlıktan çıkarılmış ve kalp krizinden ölmüştür. Halil Cibran; Lübnanlı yazarın Beyrut'ta kitapları yakılmış, maruni kilisesince afaroz edilmiştir. New York'ta yalnız ve yoksul ölmüştür. Yaşarken onu kabul etmeyen Beyrut cenazesini almıştır. Herman Hesse; İkinci Dünya Savaşı yıllarında Almanya'dan İsviçre'ye kaçmış, ülkesinde vatan haini ilan edilmiştir. Gençliğinde intihara teşebbüs edip bir süre akıl hastanesinde yatmıştır. Sergey Yesenin; Rus şair, mürekkep bulamayınca kolunu kesmiş burdan akan kanla şiirini yazmıştır. O gece kendini asıp ölmüştür. Orhan Veli; belediyenin açtığı çukura düşmüş, beyin kanaması geçirdiğinin farkına varmamış. İki gün sonra hastaneye kaldırılmış ve hayata gözlerini yummuş. Albert Camus; karısı ve sevgilisi arasında yaşadığı tutku ve bağlılık bocalamalarını Fransa ve Cezayir arasında da yaşamıştır. Plajı ve güneşi çok seven yazar arkadaşının kullandığı arabada kaza geçirip ölmüştür. Maksim Gorki;çocukken büyükbabasından acımasızca dayaklar yemiş, yoksulluk çekmiş, annesinin yeni eşine bıçakla saldırmış, çok işte çalışmış, 19 yaşında kalbine tabanca dayayıp ölmek istemiş ama kurşun ciğerini delince ömür boyu sürecek bir vereme yol açmıştır. Lenin ile dostluk kurmuş, tabutu Stalin tarafından taşınmış bu yazar 68 yaşında ölmüştür. Cesare Pavese; faşistlere karşı çıktığı için hapse atılmış,ödül kazandığı yıl ilaç içip intihar etmiştir. Charles Bukowski; yıllarca babasından ustura kayışıyla dayak yemiş, lise yıllarında aylarca vücudunun her yanını kaplayan yaralar yüzünden tedavi görmüş ve sargılarla yaşamıştır. Alkolü ve kadınları çok seven yazar kanserden ölmüştür. Son sözlerinden biri "yaşamayı denedim,pişman değilim ama siz denemeyin" olmuştur. Rimbaut; şizofrendi. Şiirde sembolizmin atası kabul edilir. Çocukken saçlarını uzatan annesi onu bir kız gibi yetiştirmiştir. Defalarca evden kaçmıştır. 16 yaşında kaçtığı Paris'te bir grup askerin tecavüzüne uğramıştır.Daha sonra Paul Verlaine ile eşcinsel, kavga gürültü dolu bir ilişki yaşayacak ve onun genç karısından ayrılmasına neden olacaktır. Sonra ailesinin yanına döner, ahırda karanlıkta yaşar ve yazar...Dizinde çıkan bir tümör nedeniyle bir bacağı kesilir, birkaç ay sonra ölür. Romain Gary; annesi eşyalarını satarak ya da el falı bakarak büyüttüğü oğlunun ileride büyük bir yazar olacağına inanıyordu.İkinci Dünya Savaşı'nda pilottu, sonra diplomat oldu. İkinci eşi bir oyuncuydu kendisini aldattı ve terketti, kısa bir süre sonra da intihar etti. Gary onun intiharından bir yıl sonra silahla yaşamına son verdi. Franz Kafka;anlayışsız, süreklı bağıran bir baba ve sessiz bir annenin çocuğuydu. Babasının zoruyla hukuk okudu. 41 yaşında yıllarca çektiği ciğer hastalığından öldü. Mektupları ve kitaplığına gestapo el koydu.. Cevat Şakir,köklü bir ailenin çocuğuydu. Kaza olduğu söylenen bir silah patlamasıyla babasını öldürdü. 7 yıl hapis yattı, vereme yakalanınca serbest bırakıldı. Yazdığı bir yazı nedeniyle Bodrum'a sürgüne gönderildi. Yıllar sonra kemik kanserinden öldü. Tezer Özlü; mutlu bir aile yaşamı olan yazar bazen ruhsal bunalımlar yaşardı. Bazı bunlaım anlarında elektroşok tedavisi bile görmüştür.Kanserden bir memesi alındı ama genç yaşta öldü. Puşkin; eşinin sevgilisi olmakla itham ettiği Anthes ile girdiği düelloda vurulup üç gün sonra ölmüştür. Tolstoy'un 13 çocuğu vardı. 48 yıllık karısına bir gün "son günlerimi sükunet içinde geçirmek istiyorum" notunu bırakıp ve evi terk ettiğinde 82 yaşındadır. Bir tren istasyonunda donarak ölür. Charles Dickens'ın en fazla vakit geçirdiği yer kimsesizler morguymuş, Balzac günde 50 fincan kahve içer, içmediğindeyse kahve çekirdeği çiğnermiş. Yazı yazarken kafasına kalınca bir atkı bağlar ayaklarını bir leğen suyun içinde tutarmış. Ne ilginç değil mi? farklı ve acı çekince mi yazar olunuyor yoksa yazar olunca mı farklılaşıyor insan? Bence büyük yetenek + acı+duyarlılık bir arada olursa tam oluyor ...
Devamını oku ...
Film Sinema Kesintisiz İzle Anime Cizgi dizi izle full hd izle